Sevgili Günlük

İki Haftalık Hiçbir Şey

Şehrin çok sevdiğim o merdivenli sokağında yürümeye başlıyorum. Yerlerde kış kalıntıları, hafif bir hava var ve etrafta kimsecikler yok. Adımlarımla birlikte düşüncelerim de toparlanıyor.

3 Şubat Perşembe

O gün kendimi bir filmin içinde gibi hissettim. Tek kamerayla, tek bir açıdan, tek bir kişinin çekildiği bir film. Karakterin yaşadığı bir gün, belki de birkaç saat içinde onun bütün hayatını, endişelerini, heyecanlarını anladığımız bir film. Belki de bu yüzden çok gergin olduğum bir gün olmasına rağmen o günü kolay atlatabildim. Çünkü bir filmin, bir hikâyenin içindeydim; yani kendimin dışında…

Uyandığımda tatlı bir gerginlik vardı üstümde, heyecanlı. 11:00’de bir iş görüşmesine girecektim. Belki de aylardır içinde bulunduğum belirsizlik, yetersizlik hissi bitecekti. Çok iyi bir iş değildi evet ama istediğim bir işti. Benim için iyi olacaktı. 12:30’da epilasyon randevuma gidecek, tüylerim yakılırken tatlı tatlı dedikodu yapacaktım Senai ile. Kadın kadına olunan ortamları her zaman sevmişimdir. Nasıl sevmeyeyim ki, nihayetinde hepimiz mutfak sohbetlerinde büyümedik mi? Bu sevgimden kaynaklı olsa gerek, 14.00’de yine kadın kadına bir atölyeye gidecektim. Bana bir tür terapi grubu gibi hissettiren bir okuma grubuydu bu. Her seferinde heyecanla gidiyor, daha umutlu bir insan olarak ayrılıyordum. Günün sonunda ise Eren ile buluşmak istiyordum. Okuma grubunun atölyesi her hafta iki saat kadar sürüyordu. Yani tam Eren’in mesaisi biterken benim de işlerim bitmiş olacaktı. Hem onun iş yerinin de yakınında olacaktım. Kesin çıkışta bir şeyler yapmalıydık.

***

İş görüşmesinde neler söyleyebileceğimi düşünerek yatağımı topluyorum. Organizasyonel becerilerim yüksek, iletişimim kuvvetli. Aklım kayıyor bir yandan, Eren’i arayıp çıkışta bir şeyler yapalım mı, diye sormak istiyorum. Ama saat daha çok erken. Bu kadar erken bir saatte birbirimizi arayacak kadar yakın mıyız biz, hayır değiliz. Olsaydık bu tereddütü hissetmezdim herhalde. Eren’i iş görüşmesinden sonra aramam en iyisi olacak. Hem iş görüşmesinin stresini atmış olacağım hem de öğle saatleri gelmiş olacak. Uyanır uyanmaz seni düşünüyorum izlenimi bırakmayacak saatler.

Kahvaltımı yapıyorum, yine aklımda iş görüşmesi var. Ya olmazsa? Ya olmazsa, daha ne kadar böyle devam edeceğim ben? Hayata karşı, kendime karşı, aileme karşı kendimi ne kadar daha kandıracağım her şey yolundaymış gibi… Akşam olsa, Erenle sarhoş olsak da bunları konuşsak. Ya da fark etmez, başka şeyleri. Akşam olsa da Erenle konuşsak…

Saat 11.00’e gelirken kendime güzel bir arka plan hazırlıyorum. Saksılarımı kameranın görebileceği bir yere almalı, kitaplığı mutlaka görünür kılmalı, kediyi en uzak odaya koymalıyım. Ne kadar düzenli biri olduğumu evimden anlasınlar. Çok hafif, belli belirsiz bir makyaj yaptıktan sonra gönderdikleri linke tıklayıp beklemeye başlıyorum.

– Merhaba, evet sesiniz geliyor.

Ne anlattım tam 43 dakika boyunca, iyi miydi kötü mü karar veremiyorum. İş başvuruma iki ay sonra dönmüşlerdi. Görüşmeye belki de hiç cevap vermeyecekler. Ya da tam iki ay daha bekletecekler, belki standartları budur. Ne saçmalıyorum, geçti gitti işte. Olursa olur, olmazsa neden olmamasının daha iyi olduğuna dair kendimi avutacak bahaneler bulur aramaya devam ederim. Saat 11.50, artık Eren’i arayabilirim. O köşedeki bara gideriz yine, iki hafta önce ilk kez buluşup gittiğimiz bara. Orası artık bizim barımız ne de olsa.

-Kardelen n’aber?

-İyiiii, senden naber?

-İyi ben de ne yapayım çalışıyorum.

-İş görüşmesinden çıktım! (Kendi hatırlayıp sormaz belki, iş görüşmesi nasıl geçti diye. Ben hatırlatayım)

-Aaa, nasıl geçti?

-Yani iyiydi herhalde, emin değilim.

-İyidir iyidir, olur umarım. Güzel olur senin için.

-Çıkışta görüşelim mi? 16.30 gibi senin oralarda olacağım ben de.

-Olur, çıkışta bir kahve içeriz. Ben işim bitince ararım seni.

-Tamam… Görüşürüz.

-Görüşürüz.

Kahve mi? Neden kahve içiyoruz? Bir kahve içip ayrılacak mıyız? Yarım saat mi ayıracak bana? Neden yine birlikte sarhoş olmuyoruz? Kahve iyiye alamet değil, zaten dün bana da gelmedi. Kesin bugün bitirecek benimle. Neyi bitirecek peki, bir şey miyiz ki biz? İki haftalık hiçbir şeyiz.

Film şimdi başlıyor işte. Günün stresi bu olacakmış meğer, iş görüşmesi değil. Giyinirken kafamda ayrılık konuşmaları dönüyor. Şebnem Ferah açıyorum,

“Ben bir kısrak gibi gelmişim dünyaya

Şahlanıp gitmek içimde var, hoşça kal.”

Çünkü bayılırım kendi kendime dramalar yaratmaya. Acıdan mı besleniyorum ben? “İki haftalık adam için de acı çekme artık. En kötü ne olabilir ki, baktın yine kehanetlerini gerçekleştirdin ve bitirdi; neden olmamasının daha iyi olduğuna dair kendini avutacak bahaneler bulur aramaya devam edersin.”

Şehrin çok sevdiğim o merdivenli sokağında yürümeye başlıyorum. Yerlerde kış kalıntıları, hafif bir hava var ve etrafta kimsecikler yok. Adımlarımla birlikte düşüncelerim de toparlanıyor. Belki kuruntu yapıyorum, kahve içelim dedi diye neden bitirecek olsun ki? Ya da bitirirse bitirsin, ne olacak ki? Hayır, bitirmesin. Sabah uyandığımda iş görüşmesinin iyi geçmesini, o işi almayı diliyordum. Şimdi Eren’in bu iki haftalık hiçbir şeyi bitirmemesini diliyorum. Belki bu hiçbir şey zamanla bir şeylere evrilir. Sanki bu iki dilekte birini seçmeliyim gibi. Her şeyin güzel olmasını istemek hakkımız değil gibi. Derken, çok sevdiğim o büyük ağacın önüne geliyorum. Karşısındaki apartmanın duvarına yaslanıp ağacı izlemeye başlıyorum. “Kafanda kurmayı bırak artık, ne olacaksa olacak.”

Tüylerim yanarken Sena her ay sorduğu o soruyu tekrarlıyor:

-Eee, aşk hayatın nasıl gidiyor?

-Nasıl gitsin, beni biliyorsun. Yine çeşitli flörtler.

-Var mı şu an biri?

-Yani var da çok önemli değil işte ya takılıyoruz, bakalım. (Tabii tabii, önemli değil)

-Görüşürüz kuzum önümüzdeki ay.

-Görüşürüz balım. Taksiti yatıracağım haftaya.

-Tamam canım tamam, önemli değil.

Sena’dan çıkıp atölyeye doğru yürüyorum. Burası daha kalabalık bir cadde. Kendi yürüme ritmimi bulamadığımdan düşüncelerimi toparlayamıyorum. Hoş toparlasam ne olacak? Dönüp dolaşıp “Sakın üzüldüğünü belli etme!” uyarısını yapıyorum kendime. Sabah arayıp uyanır uyanmaz onu düşündüğünü belli etme, ayrılırsa üzüldüğünü belli etme. Ben hislerimi hissetmiyormuş gibi davranmak için mi hissediyorum? Neden sesini duymak istediğimde arayabileceğim, seversem doyasıya coşabileceğim, üzülürsem yanında ağlayabileceğim birileriyle olmak varken iki haftalık hiçbir şeyi kafama takıyorum? Bitirsin işte, ne güzel. Belli ki bana yeten bir şey değil bu. Belli ki ben bitiremem de. O bitirsin, rahatlarım. Ya da en fazla üç gün ağlar, ondan sonra rahatlarım.

Atölyeye geldim sonunda, kalabalık cadde geride kaldı. Kendim gibi hissedebileceğim bir alan işte.

-Evet, aynen ben de tam onu düşündüm o sayfayı okurken.

Birisi kocasından bahsediyor; aklımda Eren, Belki de bitirmeyecek, ben kuruntu yapıyorum.

Başka birisi terapiye gelen bir danışanından bahsediyor. Bundan bahsetmesi etik dışı değil mi?

Ne güzel işte, adam seninle ayık kafayla oturmak istedi. Sevinsene!

Jinekoloğunu mu değiştirmiş? E bunun okuduğumuz kitapla ne ilgisi var?

Ulan Eren’le devam etse düzenli seks hayatım oldu deyip spiral taktıracaktım ben de. Kendine gel, daha bitmiş değil, ama yine kendine gel, bitebilir.

-Haftaya görüşürüz, bendeki pdfleri göndereceğim size.

Saat 16:23. Henüz Eren’in mesaisi bitmemiş. Ararım dedi, bakalım arayacak mı? Aramazsa ben arar mıyım? Yok ya, ararım dedi, o aramalı. Belki biraz buralarda dolanır eve dönerim. Şimdilik şu parkta biraz oturup yine kafamı toplayayım. Gün boyu yaptığım diğer tüm kafa toplama seanslarımdan çok verim almışım gibi, bir banka oturup ağaçları izlemeye başlıyorum. Belki de arar sorarım, “Eee buluşuyor muyuz?” diye. İşte! Telefon çalıyor, aradı. Yoo bu o değil, iş görüşmesi yaptığım firmadaki kadın. Reddetmek için bu kadar hızlı mı döndünüz?

-Merhabalar tekrar, nasılsınız?

-İyiyim teşekkür ederim, sen nasılsın?

-Ben de iyiyim teşekkür ederim. (Ben “siz” derken neden sen “sen” diyorsun ki?)

-Evet, iyi haber vermek için aradım. Biz seninle çalışmak istediğimize karar verdik.

-Aaa! Çok sevindim, teşekkür ederim.

-Ayrıntıları konuşmak için yarın mesai saatlerinde tekrar arayacağım. Şimdilik görüşmek üzere, hayırlı olsun.

-Çok teşekkürler, görüşmek üzere.

Garip bir şaşkınlık oturdu üzerime. Rahatladım mı, sevindim mi, ne bu hissin adı? Önce kimi arasam? Babamı mı, annemi mi, firmaya beni öneren arkadaşımı mı? Önce annemi arıyorum, en çok o sevinecek çünkü, biliyorum.

-Ben biliyordum, ben! O kadar dua ettim ki!

Sonra babamı arıyorum.

-Daha iyisi de olur inşallah kızım.

Sonra arkadaşımı arıyorum.

-Ya ne demek, bana teşekkür etme. Böyle dayanışa dayanışa hayatta kalacağız.

Sonra babam arıyor tekrar.

-Kızım şimdi sen tam olarak ne iş yapacaksın?

-Baba ben firmanın tüm organizasyonel … (İşçi ya da memur değilsen asla ne yaptığın belli değil, öyle mi baba?) bir dakika baba, biri arıyor. Belki iş içindir. (Arayan Eren, aradı işte!) Tamam baba önemli değilmiş. Ben onu sonra ararım.

-Neyse kızım hayırlı olsun ben seni eve gidince ararım.

-Tamam baba, görüşürüz.

Aradı işte. Bakalım sesi nasıl gelecek, ayrılacak gibi mi, seninle ayıkken sohbet etmek istiyorum der gibi mi.

-Kusura bakma, telefondaydım

-Yok yok önemli değil. Ne yaptın bitti mi işin?

-Evet bitti, aşağı doğru iniyordum senin taraflara.

-Yok bu tarafa gelme hiç. Orada bir çıkmaz sokak var ya, o sokakta güzel bir kahveci var. Orada bekle istersen. Ben de geliyorum birazdan.

-Tamamdır o zaman, görüşürüz.

-Görüşürüz.

Sesinden bir şey anlamadım. Ama fikri değişmemiş, hâlâ kahveci diyor. Hangi çıkmaz sokak o? Şu sokağa hiç girmedim, bir yere çıksa mutlaka geçerdim. Orası olsa gerek.

-Merhaba, bu sokakta bir kahveci var mı acaba?

-Evet, otelin bittiği yerde hemen.

-Teşekkürler.

**

-Teşekkür ederim, bir şey almayacağım şimdi. Arkadaşımı beliyorum.

Ayrılığımız bu masada mı olacak? diye yine kendime dramalar yaratıyorum. Ee, işi aldığımı söylemedim telefonda. Neyse, geldiğinde söylerim. Hem belki mutlu günümü bozmak istemez. “İstediğin bu mu yani, ayrılmak isteyip ayrılmayan biri mi? Kurup durma, belki ayrılmayacak. Şuradan görününce yüzünden belli olur zaten. Sen de ona göre davranırsın. Sakın üzüldüğünü belli etme.”

Köşede göründü işte. Oduncu gömleği giymiş, ne de yakışmış. Yüzü yorgun.

i Yazı boyunca kullanılan bütün isimler değiştirilmiştir.

İki Haftalık Hiçbir Şey&rdquo için 2 yorum

  1. Satrapi

    Resmen devamı ne olacak şimdi diye bekliyor halde buldum kendimi 🙂 bir de içimden Ankara burası kesin Ankara derken buldum 🙂 çok güzeldi elinize sağlık

  2. Gülseren Doğan

    Ee sonuç Eren ne söyledi?

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: