Sevgili Günlük

Akademik Aşkın Yitimi

Zira içinde yaşadığımız şartlarda iyi hissedebilmek bir mucize.

Mutsuzluklarımıza anlam veremediğimiz zamanlar olur. O sabah yataktan çıkasımız gelmez, o günlerde iştahımız yoktur, keyifsizizdir. Fakat neden olduğunu anlayamayız. Bazen çok derinlerde nedenler aramaya da gerek yoktur. Toplumsal çürüme bizi bu nedenleri derinlerde arama zahmetinden kurtarır. Zira içinde yaşadığımız şartlarda iyi hissedebilmek bir mucize. Fakat bazen de derinlerde aramamız gereken bir problem olduğunu inceden inceye bilir, o kadar derine inersek boğulacağımızdan korkarız.

Böyle hissettiğim bir dönemdeyim. Dahası, aslında kendimi iyi hissetmem gerekirken böyle hissettiğim bir dönemdeyim. Sevmediğim ve çok yorulduğum işimden ayrıldım, mutlu olduğum yeni bir işim var. Artık birçok şeye daha çok zamanım var, daha az yorulacağım, daha az geçim sıkıntım olacak. Kendi kendime “Nankörlük mü ediyorum, neden mutsuzum?” diye tekrarlayıp durmaktan yorulup boğulma riskini göze alarak, o derin sularda yolculuğa çıktım. Derinlere indikçe her şey berraklaştı.

Eski işimden ayrılıp yeni bir işe başlarken en çok sevindiğim şey, doktora yeterlilik dönemine başlayan biri olarak, artık daha düzenli bir hayatımın olacağı ve istediğim gibi ders çalışabileceğimdi. Fakat akademiyi hayatındaki tek tutunacak dalı, hayattaki motivasyon kaynağı olarak gören ben, aylardır elime tek bir kitap alıp okuyamadım. Her gün “Bugün yeterlilik çalışmalarına başlıyorum.” diye uyanıp günü tek bir satır okumadan kapatıyorum. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimlerim arasında hiç ara vermedim. Yaz başında birinden mezun olup yaz sonunda diğerine başladım. Bir yandan geçici işlerde çalışıp bir yandan akademiye devam etmeye çalıştığım için, yıllardır yapmam gerekenlerden yapmak istediklerime asla vakit bulamıyorum. Kitap alışveriş sitelerindeki sepetlerim bir gün okumam gerekenlerden okumak istediklerime fırsat bulursam okuyabileceğim kitaplarla dolu. Tüm bunlara akademinin içindeki yozlaşma da eklenince “Ben ne için kendimi paralıyorum ki?” diye düşünmeden kendimi alamıyorum.

Doktora yeterliliğimi geçip tezimi de yazsam ne olacak ki? Sosyoloji doktoru oldum diyelim, ya sonra? Yüksek lisans tezimi yazarken tezimi danışmanıma okutacak kadar onunla iletişim kuramayan ben, kadro alma umuduyla başka hocaların gözüne mi girmeye çalışacağım? Ya da oturup her dönem puanımı biraz daha yükseltmek umuduyla ALES mi çalışmaya devam mı edeceğim? Ben liyakatli bir şekilde bir gün akademiye girebileceğime, akademinin hâlâ bir yerlerde saygı değer bir alan olduğuna dair inancımı kaybettim.

Hadi diyelim ki akademiye girdim, ya sonra? Ben bugün etrafımdaki Barış Akademisyeni hocalarıma hâlâ doktora yaptığımı, kadro almak gibi bir umudum olduğunu söylerken yüzlerine bakamıyorum. “Evet, sizi ‘atan’ bu sisteme girmeye çalışıyorum ben hocam.” Derslerde istediğim şeyi anlatamadıktan sonra, sürekli mobbing, sürekli gizli bir tehdit hissettikten sonra, bugünkü sistem seni gerçek bir akademisyen, araştırmacı değil bir bürokrat, sadece ders anlatan biri yapıyorken “Akademiyi onlara bırakmayacağız” gibi romantik kendini aldatmacalara hâlâ inanan var mı?

Bugün akademide devam edebilmek için gerçekten okumak, yazmak, entelektüel anlamda kendini geliştirmek değil sadece ders çalışmak gerekiyor. Halbuki benim yaşıtlarım, güya okumayı yazmayı sevdiğimiz, için bize bugün kendimizi aslında hiçbir şey yapmıyormuş, hiçbir işe yaramıyormuş gibi hissettiren akademiye büyük heyecanlarla başladık. Birçoğumuz otuzumuza geldik ve her telefon konuşmasında ailelerimize mesleğimiz olmamasının önemli olmadığını, iyi bir şeyler yapmaya çalıştığımızı anlatmaya çalışıyoruz. Bu yaptığımız iyi şeylerin bizleri bir gün iyi bir yerlere getireceğine dair inancımız gerçekten var mı yoksa kendimizi mi kandırıyoruz artık emin değilim. İşte tam da bu emin olmama hâli, oturup “ders çalışmaktan” alıkoyuyor beni. Ben artık ders çalışmak değil, okumak istiyorum. Bir yerlerde yayımlansın diye değil, içimden geldiği için yazmak istiyorum. Ben artık bugünkü akademinin yıllardır var olduğunu sandığım akademi olmadığının farkındayım. İşte bu farkındalıktı sebebini anlamadığım mutsuzluğumun kaynağı. Bir yerlere makaleler yazmak, sunumlar yapmak, doktora yapmak, akademiyle uğraşmak benim için artık bir yük hâline gelmiş sadece. Çok inandığım, çok sevdiğim, çok emek verdiğim bir alandan vazgeçmeye başlamışım meğer. Bununla yüzleşmek zor oldu ve dün “Belki de kaydımı dondurmalıyım.” fikri aklıma geldiğinde gözlerim doldu. Ama bugün eğer okulu dondurursam yeni beyaz yaka işimden arta kalan zamanımda yeterliliğe çalışmam “lazım” , tez yazmam “lazım” gibi artık bana sadece yük olarak gelen şeyleri geride bırakıp sadece okumak istediğim için okuyabileceğimi, okula gitmem lazım ya da ders çalışmam lazım diye kaçırıp gidemediğim ve aslında bana okuldan çok daha fazla şey katacağını bildiğim atölyelere, üniversite dışı derslere katılabileceğimi, yeni çıkan filmleri zamanında izlerken kendimi suçlu hissetmeyeceğimi fark edip hafiflemiş hissettim.

Bu bir ayrılık mı bir yorgunluk mu bilmiyorum. Belki de biraz dinlendikten sonra bir şekilde tekrar motivasyonumu bulup bir gün sosyoloji doktoru olurum. Belki de yukarıda yazdıklarımın hepsi kendi tembelliğime bulduğum bahanelerdir. Öyle ya da böyle, akademi benim için şimdilik toksikleşmiş bir ilişki. Ve ben artık anlamsızlığını bu kadar hissettiğim bir şeyi kendime yük etmeyeceğim.

Akademik Aşkın Yitimi&rdquo için 2 yorum

  1. Çağla

    Sanırım bir çok kişi aynı hissiyata sahip uzun bir süredir. Sistemin yarattığı bu sorun sanki yetersizlik, başarısızlık ya da şahsi bunalımmış gibi değerlendiriliyor. “Anlam yitimini” anlamlandıramayan da çok. En azından yalnız değiliz, bunu bilmek de güzel.

  2. Gülseren Doğan

    Gerçekten kötü bir dönemden geçiyoruz.
    Bugün bu sistemin yarattığı zorlukları yarın sizin gibi genç akademisyen adayları ,eminim haksızlıklara uğrayan o güzel insanların ellerinden tutarak daima yanlarında olacaklardır

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: