Bohçamızda Neler Var? Eleştirel Bakış

Hélène Cixous’ta Dişil Öznelliğin İzleri- “Medusa’nın Kahkahası” 

kendilerini, bedenlerini yazıya ve metne aktarmaya davet eder, çünkü kadınlar yazıdan olduğu kadar bedenlerinden de aynı yasa ve ölümcül amaçlar uğruna uzaklaştırılmışlardır.

         “Ben bir kadınım, fakat “ben” asla bir kadın değildir.”[1]

Françoise Collin

“Medusa’yı görebilmek için direkt karşıdan bakmak gerekir, o asla ölümcül değildir, çok güzeldir ve gülümser.”[2]

                                                                                                          Hélène Cixous

1975 yılında L’Arc dergisinin “Simone de Beauvoir ve Kadınların Mücadelesi” isimli özel sayısı içinde yer almış olan ve Hélène Cixous tarafından kaleme alınan “Medusa’nın Kahkahası” daha sonraları Amerika’da Sign dergisinde İngilizce’ye çevrilerek yayınlanmış ve çok kısa bir zaman dahilinde sadece Fransa’nın değil, sınırları aşarak dünya entelektüellerinin ilgi odağı olan bir “feminist manifesto” niteliğine bürünmüştür. Hélène Cixous 1937 yılında Cezayir’de doğmuş, doktor olan babasını on bir yaşında kaybetmiş, eğitimi sırasında İkinci Dünya Savaşı’nın etkisi nedeniyle “öteki” olma halini hem bir kadın hem de bir Yahudi olarak derinlemesine deneyimlemiştir. 1955 yılında Paris’e yerleşmiş ve “James Joyce’un Sürgünü veya İkame Sanatı[3] adını taşıyan doktora çalışmasını tamamlamış ve 1968 Mayıs olaylarından sonra Paris 8 Vincennes- Saint Denis Üniversitesinde Kadın Araştırmaları Merkezini kurmuştur.

Bu “sürgün” ve “öteki” olma hali Hélène Cixous’un eserlerinde de sıklıkla yer alır. 1975 yılında Cathrine Clément ile metne dökülen Yeni Doğan Kadın[4] ve Hélène Cixous’un yazdığı Medusa’nın Kahkahası[5] Fransız Feminist Yazınında çok önemli bir yere sahiptir. Bu metne Cixous “Ben dişil yazıdan ve bu yazının ne yapacağından bahsedeceğim” (Cixous, 2010, 37) diyerek başlar ve kadınları kendilerini, bedenlerini yazıya ve metne aktarmaya davet eder, çünkü kadınlar yazıdan olduğu kadar bedenlerinden de aynı yasa ve ölümcül amaçlar uğruna uzaklaştırılmışlardır. Bu kadınlara kendilerinde var olan yaratıcı potansiyeli keşfetmeleri için yapılmış bir çağrı niteliğindedir. Kadınlar kendilerini dünyaya olduğu kadar, tarihe ve metne yine kendilerine ait bir hareketle oturtmalıdırlar. Artık belirleyici olan geçmiş değil, gelecek olmalıdır. Bu gelecekte, kadın kendisine atfedilen tüm yargıları aşarak klasik ataerkil anlayış ile olan mücadelesinde evrensel-kadın figürü olarak yerini alır ve onu “kara kıta” olarak baskılayan düşünüş şekilleri ile çatışır.

Cixous kadınları içlerindeki dünyayı yazmaya davet eder. Çünkü bedenleri de onlara aittir.  Ne kapitalist makineleşme ne ataerkil editörler ne de kadınların kendileri bu duruma karşı koyamamalıdır. Çünkü kadınlar çocukluğun onlara yaşattığı ölümcül eğitim çarklarının soğukluğundan ancak bu şekilde kurtulabilirler. Çünkü onlar “kara” olduklarına inandırılmış ve kadınlara karşı en büyük suç böyle işlenmiştir. Dolayısıyla ataerkil dünya sevgi karşıtlığını “alçakça” bir mantığa büründürerek inşa etmiştir, oysa ki kadınlar hem kara hem de güzeldirler. Artık kadınlar için kendi dillerini, sözlerini ve metinlerini kâğıda dökme zamanı gelmiştir. Bu çağrı kadınlar için olduğu kadar erkekler için de sözmerkezci[6] ve ataerkil düşünüş içinde tuzağa düşüren ikiliklerden kadınları özgürleştirme çabasındadır. Hélène Cixous daha ileri gider ve kadınları olduğu kadar erkekleri de kendilerini keşfetmelerinin önündeki engelleri aşarak aklın hakimiyet alanında olan ikili karşıtlıkların sınırlarını bertaraf etmek ve sessizliklerini kırmak amacıyla kışkırtır. Bu haykırış artık tek katmanlı veya ikili dilsel ve yapısal kodlar içinde kayda alınmaz ve kendisini çoklu olanaklara açar. Bu olanaklar erkek/kadın karşıtlığı ile damgalanmış tarihi sahneyi kapatmak için düşüncede olduğu kadar yazıda da anlamı tüm yayılımlara açacak bir tarihsel anın tezahürüne gebedir.

Dişil yazı ve yaratım, kadınlar ve erkeklerde özgür ifadeyi boyunduruk altına alan bu ikili, hiyerarşik, sistematik ve akılcı yapıdan uzaklaşmak için tek düşünsel istikamettir. Bu noktada yazı nötrdür, çünkü karşıtlığı dışarıda bırakır. Yazı “arada” konumlanır, bu da aynı olanın farklı olana (erkeğin kadına, kültürün doğaya, sözün yazıya, ölümün yaşama vs.) bir şiddet uygulamasını engeller, çünkü yazma eylemi çok dinamik bir hareketten ve hatta yapısökümden[7] beslenir, yazıda kadın ve erkek yazınsal, estetik ve retorik değerleriyle bütünleşirler. Hélène Cixous’ta dişil kayda yapılan bu çağrı, ataerkil düşüncenin politik, tarihsel, felsefi ve edebi esaslarının sorgulamasından kaynak alır.  

Hélène Cixous denemelerinde bir yığın karşıtlığı- erkek/kadın, kültür/doğa, söz/yazı vs.- ve bu karşıtlıkların batı düşünüşünü belirlediğini ortaya koyar. O bu karşıtlıkları belli söylenceler, edebi, dini ve felsefi metinler üzerinden okur. Bu karşıtlıkların en saf halini de Hegel’in “Tinin Fenomenolojisi” adlı eserinde bulur. Bu karşıtlık kategorileri, toplumun ve felsefi düşünüşün bu şekilde yapılandırılması bir iktidar ve dışarda bırakma stratejisi olarak uygulanmaktadır. Cixous aslında bu dışarda bırakılma durumu ve buna eşlik eden şiddeti çocukluğundan beri “Fransız” Cezayir’de hissetmiştir, bu bağlamda sömürgeciliği bu şiddetin uygulandığı alanlardan biri olarak betimler. Buna benzer ikili karşıtlıklar öznelliği, cinselliği ve toplumsal cinsiyet anlayışını da hakimiyet altına almış durumdadır.  Buna göre Hélène Cixous Hegel’in köle/efendi diyalektiğini de sınırlı ve yıkıcı olarak tanımlar. Ötekinin kabulü kendinin silinişini garanti etmektedir. Kadın, ataerkil sistemde kimliğinin tanınması için gerekli olan ataerkil yapıya girmek ve orda öteki olarak kalmak durumuna indirgemiştir. Oysa kadın, bu tek boyutlu ataerkil ve hiyerarşik ikili yapıyı tehdit eden tek faktördür. 

Cinsel fark, farkın ancak bütünüyle baskı altına alındığı bir durumda hoş görüldüğü bir iktidar yapısının içine hapsedilmiştir. Bu iktidar yapısı kadını bir arzu nesnesine dönüştürmüştür. Bu yapı dahilinde erkek erkin ve hakimiyetin temsili rolüne soyunmuştur. Bu eşitliği baskılayan iktidar yapısı öteki ile olan ilişkide arzunun temelini eksiklik, yetersizlik, şiddet ve ötekilik kaygısı olarak kodlar. Kadınlar eksiklik ve şiddet, yetersizlik ve ötekilik arasında tercih yapmaya zorlanırlar. Tarihi, sosyal, kültürel, felsefi metinlerde kadınlar, erkek öznelliğine ve arzusuna mecbur ve muhtaç nesneler olarak resmedilirler. Bu nedenle kadınların kendi öznelliklerini yaratmaları, bu şiddet ve baskı sarmalından çıkmaları esastır. Kadınlar bu kapalı temsil sistemlerinden (tarihi, sosyal, kültürel, edebi, felsefi vs.) kendilerini ve özgürlüklerini ellerine alarak derhal çıkmalıdırlar. Cixous’un bu kültürel temsil sistemleri ve hiyerarşik felsefi yapılardan kadınların çıkması için önerdiği ve kullandığı strateji bir yapısöküm okuması ve alt üst etme unsuru olarak “dişil yazı” teorisidir. Burada metinlerarasılık, ima etme ve metafor kullanma pratiği söz konusudur. (Schiach, 1991, p.10)[8] 

Hélène Cixous bir dişil öznelliğin temsilinin ve toplumsal dönüşüm olanaklarının yaratılması için mücadele eder. O farklılığı yeniden tanımlamaya girişir. Bu bağlamda çoğunluğa ve bireylerarası iletişime vurgu yapar, bu da kişinin farklılığı kendinde oluşturması için elzemdir. Cixous’ta ötekine olan bu ilgi ataerkil öznenin kadını öteki olarak tanımlaması nedeniyle bütünüyle kendisine öznelliğin reddedildiği kadın figüründen kaynak alır. Yüzyıllardan beri kadına bir nevi yasaklanan bu öznellik erkeğin de öznelliğini tehdit etmekte ve hem yazarın ölümü hem de öznenin ölümü tartışmalarını beraberinde getirmektedir. Dişil yaratımın bu ölümcül reddediş ile adeta soluğu kesilmektedir. Oysaki özne-kadın öteki ve kendi ile bir oluş ve yaratım süreci dahilinde, özne ve nesneyi birleştiren bir kavşakta yer alır.

Hélène Cixous kadını kendini ve iç dünyasını yazması konusunda cesaretlendirir, çünkü yazma eylemi kadın için tarihinde gerekli dönüşümü uygulamak ve tarihsel olarak kadının baskılanmış konumlanışını kesintiye uğratmak için bir fırsattır. Kadın yazarak gerek reel gerekse imgesel engelleri aşar. Cixous kadınlara kendilerini yazmaları ve bu bağlamda kendilerini olumlamaları için çağrı yapar. Kadın kendini, iç dünyasını yazarak kadını dış dünyadan ve kendi benliğinden uzaklaştıran erkeğin otonom öznelliğinin illüzyonlarına da karşı koyar. Kadınlar kendilerini ve bedenlerini yazdıkça onları kendi içlerine kapatan hiyerarşik yasaları yıkarlar, böylelikle yazı asırlardır sömürü faaliyeti içine hapsedilmiş, toplumsal, kültürel, sosyal ve tarihsel arenanın dışına itilmiş kadının çığlığı olur.

Cixous’un kurgusal, teatral, kuramsal eserlerinde belli karşıtlıkların farklılığa dönüştürülerek yeniden yazıldığı göze çarpar. Cixous’a göre batı düşünce sistematiğinde farklılıklar karşıtlığa dönüştürülmüş ve bu karşıtlıklar dahilindeki hiyerarşik yapı ideolojilerin hakimiyeti altındaki tarihi unsurlardan ayırt edilemez. Fallus-merkezci[9] kültürel yapı, kadının ve doğanın tarihten dışlanması üzerine kuruludur. Bu bağlamda Cixous doğanın, kültürün, kadının ve erkeğin konumlandığı bir semantik zincir tanımlar.

Yüksek Kültür Zihin Söz Erkek

Alçak   Doğa    Beden Yazı Kadın 

 Bu zincirde kültür doğaya karşı öncelikli konumdadır. Bunun yanında kültür zihni önceler ve bedeni baskılar. Kültür söze ve yazıya karşın mevcudiyete bağımlıdır. Erkek kültürü inşa eder, oysa ki kadın doğanın bir unsurudur. Erkek egemen kültür kadını ve doğayı öldürür niteliktedir. Cixous bu noktada farklılığı yeniden yazar ve kadını olduğu kadar doğayı da yaşama yaklaştırır. Çünkü kadın bu karşıtlığa dayalı ikili sistematikte erkeğin yaşam bulması amacıyla ölüme terkedilmiştir. (Conley, 1997) Böylece Cixous kadının sembolik sistemden kovulmak suretiyle silinişini ona yeniden değer biçerek yazıya taşır. Erkek egemen hakimiyeti aşmak için kadın kendi kaydını tutmalı ve kendini yazıya aktarmalıdır. Kadın sadece sembolik sistemden kovulmamış, aynı zamanda kendi tarihine yabancılaştırılmıştır. Bu sistem dahilinde her şey kadını tehdit unsurları ve baskıya yaklaştırmak için düzenlenmiştir. Birey olarak Hélène Cixous’ta hem kadın hem de Yahudi olarak kültürel mecradan kovulmuştur. Bu bağlamda kadın bedeni bir dişil yazı oluşturmak için bir kayıt ve ilham alanına dönüşür.

Kadın olmak, sahip olmak ve beraberinde gelen yabancılaşma fikrine karşı kendini ötekine, yaşama ve sevgiye açmak demektir, oysaki teklik, sahiplik ve ölüm erkek olana bağlanır. Doğa kadını yaşama çağırmaktadır, oysa kültür içindeki hiyerarşik güç unsurları ile erkeği ve aynı şekilde kadını adeta ölüme davet etmektedir. Her şey adeta kadını yazıdan uzaklaştırmak için konumlanır, Hélène Cixous bu konumlanışa karşı çıkar. Bu karşı çıkış kadını yeni bir başlangıca davet etmek içindir. Bu nasıl bir başlangıçtır? Yazı bu kararsız oluşta toplumsal ve bireysel yaralara bir deva olarak kadın olanın dönüşümü noktasında yol almamıza dayanak olacak mıdır? Yazı bu çağlardan beri gelen erkek/kadın karşıtlığına bir çare midir? Yazıdan kadının toplumsal konumlanışının değişimi ve dönüşümü ve logos’un ataerkini indirgemesini beklemek ütopik midir? Dil, özellikle yazınsal dil kadınların aşmaları gereken ataerkil unsurlarla örülü bir duvar mıdır?

Hélène Cixous’un ortaya koyduğu dişil yazı bu soruları cevaplamak için vardır, o dili ülkesi olarak düşünmekte ve edebiyat onun nezdinde 1955 yılından beri kendisinde bütünüyle var etmeye çalıştığı “imgesel bir vatandaşlık” öğesine dönüşmektedir. Bu bağlamda Cixous yazı aracılığıyla kendi var oluşunu bir kadın-oluş sürecine dönüştüren bir göçebeyi andırır. Hélène Cixous Medusa’nın Kahkahası adlı eseri kaleme aldığında tarihsel arena erkek egemen düşüncenin sabit, kararlı ve adeta taşlaşmış varlığının etkisi altında idi. Cixous “kadınların eksiklikten eksik olmadıklarını” vurgulayarak kadını yetersizlik, yokluk ve pasiflik ile özdeşleştiren bu erkek egemen anlayışın altını oyar ve ters yüz eder. Kadınları “beyaz mürekkeplerini” ellerine alarak yazmaya ve böylelikle özgürlüklerinin temellerini atmaya çağırır. Bütün sorun bu durumun pratikte nasıl bir sosyal dönüşümü beraberinde getireceğidir. Dişil yazının akışkan özelliği onun herhangi bir kurama hapsedilmesini önler ve erkek egemen yapının en diplerine kadar inmesini sağlar. Böylece dişil yazı kendi içine kapanık kalmaz ve hiçbir kuramın sabitleyemeyeceği bir anlam çeşitliliğine açımlanır.

Mite ve şiirsel olana bağlanan Cixous’un dişil yazısı bütün bu söylemlerde var olan erkek egemen yapıyı adeta tehdit eder ve yeniden yazar. Onda, yazı bir dönüşüm mekanizması ve kültür tarafından edinilen önceden belirlenmiş kodların ters yüz edilmesi için bir ilham alanıdır.  Bu alan birçok anlam katmanının imgesel düzlemde okurla buluşarak ondaki yerleşik düşünceyi sarsmasına olanak tanır. Bunun sonucu olarak, yazınsal uzlaşı kültürel düzeyde yerle bir edilir. Yeni söyleyişlerin ve yazım serüvenlerinin yolu aralanır. Klasik uzlaşılar yerini erkek egemen düşüncenin hüküm sürdüğü logos’un vurgusundan kaynak alan tüm yaratımın sorgulandığı bir anlamsal çoğulluğa ve yayılıma bırakır. Cixous’ta bu dil dünyası rüya, bilinçdışı ve bedeni içerir. Bu nedenle Cixous’ta dişil yazı, kadının toplumsal ve tarihsel konumlanışının ters yüz edildiği ve bilinç dışından tarih sahnesine taşınarak özgürleştiği bir kayıt olayı olarak betimlenir. Medusa, bu özgürlüğün ışığında hala ısrarla gülümsemektedir.

Kaynakça

Aydınalp, E. B. (2018) L’écriture féminine dans l’oeuvre d’Hélène Cixous, une lecture de déconstruction, Anadolu Üniversitesi, Doktora Tezi

Cixous, H. (2010) Le Rire de la Méduse et autres ironies. Paris: Galilée

Cixous, H. Clément, C. (1975) La Jeune Née, Union générale d’éditions

Conley V. A, (1997) The Language of Flowers, Ecopolitics, the environment in Poststructuralist thought. London and Newyork: Routledge.

Derrida, J. (1967) De la Grammatologie. Paris: Minuit.

Françoise, C. (1983) La Même et les Différences. In Les Cahiers du Grif, no: 28, p.7-16

Shiach. M. (1991), Hélène Cixous, A politics of writing. Newyork: Routledge


[1] Çevirisi yazar tarafından yapılmıştır.

[2] Çevirisi yazar tarafından yapılmıştır.

[3] Orijinal adıyla “L’exil de James Joyce ou l’art de remplacement”

[4] Orijinal adıyla “La Jeune Née”

[5] Orijinal adıyla “Le Rire de la Méduse”

[6] Logocentrisme- Jacques Derrida tarafından ortaya konmuş ve Batı düşünce sistematiğinin sözmerkezci olduğuna ve bu bağlamda mevcudiyet metafiziği dahilinde ikili karşıtlıklar- erkek/kadın, söz/yazı, varlık/yokluk, dışında/içinde vs.- içinde ilkine ikincisinden daha fazla önem atfedildiği düşüncesi. Nitekim Jacques Derrida Hélène Cixous’u Fransız Edebiyatı’nın en önemli figürlerinden biri olarak nitelerken onun eserini tanımlanamayan- herhangi bir akım veya kod içine sığmayan- edebi nesne (objet littéraire non- identifié-OLNI) olarak nitelendirmiştir.

[7] Deconstruction- Jacques Derrida tarafından “Yazıya Dair” ve “Yazı ve Fark” adlı eserlerinde 1967 yılında geliştirilen bir metin okuma “tekniği”. Buna göre ilk olarak ikili karşıtlıklardan öncelikli olan nötrleştirilir ve daha sonra metnin kavramsal olarak altı oyularak, marjda kalan anlam ve kavramların izi aranır. 

[8] Çeviri yazar tarafından yapılmıştır.

[9] Phallogocentrisme- kadını baskı altına alan ve aşkın gösteren olarak fallusu esas alan eril merkezli düşünce sistemi  

Hélène Cixous’ta Dişil Öznelliğin İzleri- “Medusa’nın Kahkahası” &rdquo için 1 yorum

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: