Ufak bir sahil kasabasında olan yazlık evdeyim, buraya yılda birkaç kez gelip kalıyorum. En son 2021 Baharında geldim, o zaman da “Buraya en son 2020 Noel’de gelmiştim.” diyerek eve adımımı attım. Noel sevdam çocukken Evde Tek Başına’yı izlemekle başlamıştı, o zamandan beridir de devam ediyor. Geçen Noel’de ise herkesin ailesini görmek için eve gittiği haftada tam bu evde dedemin ölüm haberini aldım. Babamdan gelen cevapsız çağrı bildirimini gördüğüm anda içimde kötü bir haber olduğuna dair tuhaf bir his doğmuştu.

Atam öldü. Haberi aldıktan sonra bu cümle kafamda tekrar tekrar yankılandı: “Atam öldü. Atam öldü.” Soy ve ataların benim için şu ankinden bambaşka şeyler ifade ettiği günlerdi. Ailemi pandemiden dolayı (o zaman) bir yıldan uzun süredir göremeyen ben dedemi pandemi zamanında kaybettim. Yurtdışında yaşayan, pandemi döneminde seyahat yasaklarıyla aile ziyareti kısıtlanan herkesin aklından aynı şeyin geçtiği zamanlardı: “Aileme bir şey olur da ben gidemezsem, ne yapacağım?” Aha iste. Ailemden birine bir şey oldu ve ben gidemedim. Ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Telefona gelecek mesaj veya yapacağımız telefon konuşmalarına sıkı sıkıya tutunmaktan başka hiçbir şey yapamadım.

Dedeme veda edemedim.  Doğduktan sonra sağ kalan çocukları içinde üçüncü kız çocuğu ve ikinci erkek çocuğundan doğma ilk torun olarak dünyaya geldim. Anneannem ve dedem için yedinci, babaannem ve dedem için ilk torun. Hayatımın ilk aylarından itibaren bana bakıp yanı başımda olan dört insan. Yıllardır kendi kan bağımda kendimi her yalınız hissettiğimde, egom beni güveneceğim kimsenin olmadığına inandırmaya çalıştırdığında, içlerine doğmuş gibi zihnimde belirip “Biz buradayız.” diyerek aksini ispatlayan dörtlü. Yıllar içinde ilk önce annemin babası olan dedemi kaybettik. Köyde sahip olduğu atıyla dillere destan hikayesini ağzım bir karış açık dinleyerek büyüdüğüm ama aynı zamanda televizyonda Şirinler mi kalsın, yoksa pembe dizi Yalan Rüzgar’ını mı açalım diye beş yaşında kavgaya tutuştuğum dedem. Tam bir Yaşar Kemal karakteri olabilecek yüz hatları ve karakteriyle, yüreği yangın yeri gibi sıcak, içten dedem.  Sonra babaannemi kaybettik. Her dua ettiğinde yeni yeni yürüyen kardeşimin üstüne tırmandığı için duasının ortasında gülmemeye çalışan, sardığı incecik sarmaları ve yaptığı minicik mantılarına “BEN DEEEE” diye bağırıp ortalığı darmadağın etmeme gülerek izin veren, dedem her eve geldiğinde heyecanla onun eve girmesini izleyen, hastalandığımda yani başımda fısıldayarak dua ederek bana huzur veren, beni pışpışlayarak uykuya yatıran babaannem. Sonra anneannemi kaybettik, Türkiye’de yaşamadığım zamanda aldığım ilk vefat haberiydi bu. İnanamadım. Mesafeden mi bilmiyorum. Anlamadım önce. Beraber ben yedi yaşındayken Mustafa Sandal açıp benimle dans eden, her gün istisnasız en az bir saat yürüyüş yapıp esnemeye vakit ayıracak kadar vücuduna değer veren, kahkahası ışıl ışıl, kokusu pamuk gibi olan anneannem. Onu kaybettiğim gerçeği beni çok daha sonra izlediğim bir dizide çalan Kürtçe bir türküyü dinlerken vurdu. Benim için Kürtçe’yi en güzel konuşan kadındı o, televizyonda beraber Kürtçe türkü söyleyen aileyi dinlerken birden nefesim kesildi ve sadece “Anneannem öldü.” diyebildim.

Ve en son babamın babası olan dedemi kaybettik, 2020 Noel’inde. Yalnızca Türkiye’de olmadığım değil, Ankara’daki evime pandemiden dolayı gitmeye korktuğum bir zaman diliminde. Dedem öldü. Her eve geldiğinde cebinden sakız çıkarıp veren, minik çocukken bacağına sarılıp o sakızı aldığım, devlet lojmanının garajında kurban bayramı için koyun kesecek kadar geleneklerine bağlı dedem. Nadiren kahkaha atan ama güldüğünde de gözlerinin içi parlayan dedem. Hem çok duygusal hem de duygularını göstermek için çok gururlu dedem.

İlginçtir ki farklı sebeplerden dolayı hiçbirinin cenazesine katılamadım. Babamın babası öldüğünü, tam da soyumu onurlandırmanın ne demek olduğunu öğrenirken duydum, haber bir iğne gibi battı. Yanında rahat hissettiğim ve kan bağımın olduğu kişiler zaten iki elin parmağını geçmeyecek kadardı ve çoğunu kaybetmiştim. Ağladım, ağladım, ağladım. Çünkü sadece ben değildim gidemeyen, Türkiye’deki ailem de cenazeye gidemedi, pandemi koşullarından dolayı, gitme izinleri yoktu. Bize meyve sebze aldığında hep fazladan bir kilo daha alıp “Bir şey olmaz, dursun.” diyen gönlü cömert dedemin ruhunu ve yaşamış olduğu hayatını onore etmeyi insanların birbirini gruplar halinde görebileceği günlere bıraktık. Dedem ömrünün son yıllarında hastalanmıştı ve durumu zamanla kötüleşmişti, o yüzden bir tarafım hissediyordu ona veda etmemizin uzak olmadığını, ama ne olursa olsun, vuruyor işte haber. Çünkü hakikaten ‘her ölüm, erken ölüm’. Hele ki uzaktaysan. Sanki orada olsan onu geri getirme yeteneği bahşedilmiş sana ya da sanki sen orada olsan kendinin ve etrafındakilerin canının yanması bir anda geçecekmiş gibi.

Çaresizlik hissinin getirdiği kendi-odaklı bir çırpınış.

Hayatımın 29 yılını geldiğim iki soyun/kültürün/dilin de beni koşulsuz sevip kabul ettiğine inanamamakla geçirdim. İki farklı kültürde de biraz diğerindendim. Hatırlıyorum, bir akrabamın annemin gözüne bakarak “Onlarla büyümedik, tabii ki daha az yakın hissediyorum.” dediğini. Yerde oturuyorduk. Kim kimden daha çok zor zaman geçirdi konuşmalarından birinin ortasında. Bol “O da bir şey mi, sen benim yaşadıklarımı yaşasan ne yapardın acaba?” aromalı konuşmalardan birinde. Sevilmeye içten içe muhtaç hissettiğim ergenlik döneminin ortasında duyduğum bu söz deklarasyon gibi geldi. Sonraki yıllarda bizimle aynı arka plana sahip kişilerden bahsedilirken duyduğum “Bizden değil.” minvalindeki konuşmalarda hissettiğim acının kökeni olan anlardan biriydi bu.

Beni çok sevip koşulsuz kutlayan, varlığımdan içten bir şekilde mutlu olan, çok çok sevdiğim, gidişlerini kabul edemediğim amcam ve dayım da hayatta değillerdi, erkenden veda etmişlerdi hayata, bize, bana.

Yıllardır biriken bu yalnızlık, reddedilmişlik, kabul edilmeme, öfke, dışlanmışlıkla istedim ki bu soy benimle tükensin. Yapmıyorum çocuk mocuk, benimle son bulsun.

İçten içe erkek doğan çocukların üstün görüldüğü bir toplumda, varlığını reddeden, hiçbir zaman derinden kutlamayan, kimliğini kabul etmeyen bir kadın olduğumu böyle yansıtmayı seçtim yıllarca. Kabul edilmediğime inandığım ve içine doğmuş bulunduğum soyu kabul edemedim, kokumu kabul edemedim. En büyük yarasının kökünden olduğuna inanan bir insan hayata nasıl kök salabilirdi ki? Kendini nasıl sulayabilirdi? Muhtaçlığını hissettiğim sevgiyi almak için kendime ait olmayan davranışları, şiveleri, telefon konuşmalarını benimmişçesine sahiplenmeyi, haksız sitemlere ses çıkarmayışları çözüm olarak gördüm önce. Sevilmek için kendini sevmemenin tehlikesinden bir haberdim o zaman. Sevgi açlığında kendini kaybedip başkasının fısıldamasını duymak için kendi çığlığını bastırmanın ne olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Sevgiyi, onayı almak için, canımı acıtmak zorunda olmadığımı. “Bizden değil.” cümlesini duyduğum an, kimseden olmak zorunda olmadan kendimi sevebileceğimi, sadece kendimden olup yuvamın ruhum, bedenim, zihnim, kalbim olabileceğini.

Hayatta kalan son dedem de öldüğünde, ilk kez içimde taşıyarak büyüdüğüm acıların hiçbirini umursamadım, anlamı kalmadı benim için çünkü. Ben ona hoşça kal diyemedim ve istesem de diyemeyecek durumdaydım.

Doğduğum andan itibaren içine tam olarak alınmadığıma inandığım köklerime gidemiyordum.  Hadi, buyur. Tüm bunları normalleştirmeye çalışarak baş etmeye çalıştım önce. Ağladım ama dedem yaşlıydı, hastaydı, daha fazla çekmeyecekti bu hastalıktan neyse ki. Değil mi? Hah, o öyle değil işte. Ta ki, hiç beklemediğim bir anda bizim için yemek yaparken arkadaşımın “Merak ediyorum, şu anki koşullarda dedene nasıl veda ettin?” diye sorduğu ana kadar, her şey normaldi.

Bazı anlar vardır ya, böyle bir şey duyarsın, kelime- cümle fark etmez. Sonra içinden bir şey duyarsın, böyle ince uzun bir bardağın kırılması gibi. O ses nereden geliyor, hiçbir fikrin yok. Ama duyarsın, geliyor. Gözlerin birden fal taşı gibi açılır. Sonra bir sessizlik.

Tam o an.

“Edemedim.” diye çıktı ağzımdan. E hani etmiştim? O kadar gittim okyanus kıyısına filan? Ritüelimi yapmıştım hani? Deniz kenarındaydım? Yok. Buz gibi Aralık ayında dizlerime kadar suya girip okyanusun her bir dalgasında dedeme veda etmiştim hani? Olmamış. Çünkü yıllarca küçük karanlık bir odaya hapsedip yalnız bıraktığım minik bir kız çocuğu böyle bir anı bekliyormuş. “Ben buradayım! Beni görüyor musun?” diye bağırmak için. Sadece hayatta var olduğunun kabul edilmesini istiyormuş. Bir koşula bağlı olmadan var olabilmek istiyormuş. Ne kadar absürt geliyor kulağa bunları sesli söylemek ve yazıya dökmek.

Görsel: Minem

Şimdi o haberi alan kendime baktığımda görüyorum, tıkır tıkır ortada: ben dedeme veda filan edemedim. Çünkü ben o haberi aldığım zamanda aslında dedemin kanını kabul edememiştim ki. Ne vedası? Onu öğrendim. Köklerimi, soyumu kabul etmemiştim. Daha da önemlisi bu soya kadın olarak gelmeyi kabul etmemiştim. “Neden ben varlığımı sürekli meşru bir sebeple kanıtlamak zorundayım, oğlanlar hiç bunları yapmak zorunda değil?!” haykırışıyla büyümüştüm içimde. Kadın olarak doğmuş olmanın ikinci sınıf bir statü olduğuna inandırılmamışım sadece, o inancı aktif olarak kendi ruhuma kodlamıştım.

O yazlık evin içine sığamadım, absürt bir trajikomik filmin ana karakteri gibi hissediyordum. Çünkü tam o hafta bu eve eşimin iki yıldır ilmik ilmik üzerinde çalıştığı sanat projesinin en önemli fazına geçmesini kutlamaya gelmiştik. İnişinde çıkışında el ele olduğumuz bu projenin sonuna gelişini önce sadece ikimiz kutlayalım istemiştik. Hayatın absürtlüğünü içim dedeme ağlarken, eşimi kutlayacağım saniyede deneyimleneceğim gerçeği aklımdan geçmemişti.

Noel gibi ailenin bir araya gelmesi temalı bir haftada, o absürtlüğün tam ortasında, aile olmanın ne olduğuna dair öğrenmem gereken şeyler varmış. İçine doğduğum vücudu, ırkları, kültürleri, dilleri kabul edemeyişimi öğrenecekmişim. Eğer beni dışarısı görmüyorsa, kabul etmiyorsa var olmanın hiçbir yolu yok diye inandığımı öğrenmem gerekiyormuş. İçimdeki feminist kimliğimi kadınlığımı onore etmekten veya kadın olduğumu kutlamaktan değil, kadın olmanın jenerasyonlarca ruhumuza işlenmiş travmasıyla, yüküyle ve öfkesiyle kurmuşum. Öyle reddetmişim ki varlığımı, öyle içten içe inanmamışım ki varlığımın değerine, daha yirmilerimin başında staj yaptığım yerde taciz edildiğimde suçu kendime atıp ayni yıl feminist eylemlerde taciz edilenlere destek olmak için “Senin suçun değil.” naraları atmışım. İçimden kendimi suçlayan tarafı susturmak için atmışım o çığlığı. Ama bunu da kendime anlayıştan filan yapmamışım ha. “Görmüyor musun?! Geri zekâlı mısın? Senin suçun değil işte?! Berbat bir feministsin sen.” haykırışından yapmışım. Bir başka deyişle, matruşka bebeği gibi dıştan feminist, içten kendime, kadınlığıma düşman olarak yaşamışım.

Son bir buçuk yıldır, kendisini yıllardır tanıdığım ve kalbimin derininden sevip sevgisini hissettiğim hayat yoldaşım, (astroloji) öğretmenim ve bazen bakmaktan kaçtığım aynam olan bir kadınla, Muazzez Çetin’le, kendi üzerime çalışıyorum. 29. yaş günümde kendime “Bir kadının kendini sevmesi devrimdir.” sözünü hatırlatıp kendimi gerçekten sevmeyi öğrenmeye niyet etmiştim. O niyeti kağıda dökerken bu kadar kökten bir şekilde gerçekleşeceği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Bana seçilmiş ailenin ne olduğunu öğreten bir kadının rehberliğinde kendi kadınlığımın içinde bir devrim yapmak için beraber çalışmaya başladık.

Tüm bunları görmek de o yüzden. Onunla yaptığım her bir duruş konuşmadan, onun ışığında kendime attığım her bir adımdan, kendimi kendime açmaya karar verişimden. Var olduğum, daha doğrusu hayattaki yerimin arkasında bir bahane olmadan kendimi onurlandırabileceğim fikri kulağa kara mizah şakası gibi geliyor. Buna aydığım ilk an zaten kendimi tutamayıp “Aha, feministlerin yüz karası ortamlara giriş yaptı” diye elimde davulla sokaklarda naralar atmak istemedim değil. Ama hani herkesi kandırsa da insan kendini kandıramaz ya, kendimi kandıramamanın getirdiği gerçek bu kadar çıplak işte. Bu gerçekten hareketle aynada gördüğüm kadının hayati ve hayatin içindeki güzellikleri hak etmesi için nefes almasının yeterli olduğunu öğreniyorum. “Hah,” diyorum sonunda” ,feminizm buymuş”. En azından benim feminizmimin kökeni buradan geliyor artık. Çünkü kimliğimi, varlığımı, kadın oluşumu onurlandırmayı öğreniyorum. İçimde kendime, kadınlık algıma dair kaçtığım her şeye bakmaya, keşfetmeye niyetleniyorum. Yüzleşmeye cesaret ediyorum ve fark ediyorum ki, tam da bu cesaret, içimdeki kodladığım her şeye çıplak gözlerle bakabilme cesareti şu ana kadar yaptığım en feminist hareket. Bazen savruluyorum, sonra geri toparlıyorum. Bazen kaos içine düşüyorum, bazen her şeyi yerli yerine oturtuyorum. Bunun bir keşif olduğuna uyanıyorum. Kadınlığıma gerçek anlamda yaklaştığımda, gerçekten dişil yanımı kutladığımda, bu vücudu bana verdiği tüm imkan ve destekler yürekten kutladığımda o içimdeki minik kızın ailesi de, akrabası da, yuvası da ben olduğuma uyanıyorum. Ve bu muazzam bir his. Kadınlığımı, ruhumu, bedenimi onore ettiğim her an, kendimle yaptığım her konuşma, kendime gösterdiğim her anlayış, nezaket ve jestle ana ve ata köklerimi onurlandırıyorum. Atalarımdan, köklerimden binlerce kilometre uzakta, gerçekten fiziksel olarak yalnız başıma taşındığım bir yerde, eşim ve annesi olduğum kedimle evliliği ve aile olmayı bilinçaltıma işlediğim tüm kodlardan ayıklayarak yeniden tanımlarken öğreniyorum. Köklerimi onurlandırdığım her an, onurlandırmanın seviyor veya seviliyor olmakla aynı anlama gelmek zorunda olmadığını anlıyorum. Kan bağlarımı kabul edip davranış biçimi ve motivasyonuna katılmasam da o kişiyi ve/veya kişileri anlamayı seçebileceğimi öğreniyorum.

Travmalardan özgürleşmek de buymuş meğer. Çünkü kendime attığım her adım, köklerime atmaktan yıllarca kaçmış olduğum adıma dönüşüyor. Hayatımın ilk aylarında büyümeme yardımcı olan çok sevdiğim dedelerim, anneannem ve babaannem hayatımın ikinci aşamasına geçtiğim bu anlarda elimden tutup kalbimdeki yerlerinden büyümeme yardımcı oluyor. Şimdi tam şu an, onlara hem en uzak hem en yakın olduğum bir yerden içimde bir huzur ve bolca özlemle diyebiliyorum: “İyi ki varsınız. Hoşça kalın, her şey için teşekkürler.”

Uzun Mesafeli Veda&rdquo için 1 yorum

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Font Resize
Kontrast Modu
%d blogcu bunu beğendi: