Sevgili Günlük

Küçük Bir Evde

Didem Madak’ın “Bıktığım Şeyler ve Yeşil Fanila” şiirinde geçer:

“Seni sevince kıpırdayan her şiiri

Kahverengi bir çaydanlıkta saklıyorum.”

Pinhani’nin “Küçük Bir Evde” adını verdiği son albümünü ilk dinlediğimde aklıma düşen dizeler bunlar oldu. İlk dinlediğimde bu dizeler, albüm tekrar tekrar evin içinde çınladıkça aklıma düşen daha neler neler… Albüm, ismiyle müsemma! Buram buram ev hali… Birisini sevdiğimizde kahverengi bir çaydanlıkta sakladığımız şiirler, olanlar olduğu ve gidenler çoktan gittiği için onlara söylenemeyip bir deftere yazılan sözler, başımızı yastığa huzursuzca yerleştirirken üşüşen hayal kırıklıkları, duşun altında verdiğimiz farazi kavgalar, mutfakta devrilen baharat kavanozu bahanesiyle dökülen gözyaşları… Hepsi bizim küçücük evimizde…

Ve “Neyleyim”de “Bir yanım artık tutmuyor / Diğer yanım çoktan delirdi.” sözleriyle inceden kendini belli edip “Ben de Delirdim”le dinleyene “Oh be! Ben de be Pinhani’ciğim, vallahi ben de delirdim!” dedirten delilik hali. Delirme halimiz… O da küçücük evimizde…

Peki ya “Leyla” şarkısındaki gibi, dünya “biz” bir taraf, “o” bir taraf dönerken birlikte delirmeyi diliyorsak? Gelip geçici aşka, midemizden uçup giden kelebeklere ama bi o kadar mıh gibi duran sevgiye inanıyorsak hala? O yan odada, biz televizyon karşısında birlikte deliriyorsak? Birlikte uyuyor, birlikte uyanıyorsak mesela inadına? Aynı havayı soluyorsak tek bir evin içinde? Şarkı “Ben sana söylemem / Sen beni anlarsın” diye içten bir yoldaşlığı anlatmaya devam ederken sancımıza, delirmemize dahil midir “O” da?

Hayatımızın bir döneminde “Bir yer bulalım dünyadan uzak.” demişsek ya da diyorsak ya da demeyi diliyorsak hala? Şarkıdaki gibi yapamadığımız birçok şey varken ve hem tatminsiz hem günahkarken dost edebilir miyiz birbirimizi bu “el yordamıyla” kaçışımıza ve “zorunlu” kalışlarımıza?

Birbirini seven iki insanın pek çok engelden, stratejiden, plandan, türlü entrikadan geçip “mutlu son”a kavuştukları onlarca dizi, film, kitap sayabiliriz birbirimize. Hepsi bi kenara Yeşilçam filmlerinin içine doğduk… Peki ya sonrası? Aradan yıllar geçse de birbirlerinin günlerinin nasıl geçtiğini merak ederler mi kahramanlarımız? Biri diğerine annesiyle telefonda kavgasını, bugün toplantıda nasıl rezil olduğunu, yoldan geçerken bir köpeğin peşine takılmasını anlatırken öteki dolmuşta denk geldiği ve bütün gün diline dolanan saçma şarkıyı dinletir mi mesela? Sofrayı kim kurar, çamaşırları kim asar ya da? Günün sonunda dinlenirler mi birbirlerinde, yoksa kaç defa dedi biri diğerine şu çıkardıklarını oraya atma diye! Destekler mi biri diğerini yeni meraklar edinip hayaller kurduğunda, yoksa “nereden çıktı bu yaştan sonra!” mı? Asıl hikaye gördüğümüz, bildiğimiz, bize anlatılan “mutlu son”dan sonra başlamaz mı? Yoldaşlık, oradan sonra başlamaz mı?

bell hooks, “hep aşka dair” kitabında şöyle diyor: “Gerçek aşkı bulmuş birçok çiftle konuştuğumda, hemen hepsi büyük bir keyifle çiftlerden biri hemen ilk görüşte, ilk görüşmede aşık olmadıysa da iki tarafın da gizemli bir şekilde kendini diğer bireye eklenmiş hissettiğiyle ilgili hikayeler anlattı. Bireylerin gerçek aşkı bulduğunu hissettiği her örnekte, herkes söz konusu bağın alelade, basit bir bağ olmadığının altını özenle çizdi. Pek çok insan için bu şaşırtıcı gelebilir çünkü gerçek aşk fantezimiz aslında tam da böyle gerçekleşecektir: alelade ve basit.” Kulağa ilk anda belki de o kadar büyülü gelmeyen ama sevgiyle, huzurla, dostlukla kurulacak yoldaşlığı bu kadar gündelik ancak bir o kadar zor kılan bu.

hooks’a göre sevgiye dair en çok anlatacak şeyi olanlar, sevgiyi bulmanın ve sevginin ne olduğunu bilmenin kendini sevmeye bağlı olduğunu öğrenen kadınların neslidir. Sevgiden bahsederken eski ataerkil versiyonlarından değil, her bireyin kendi manevi gelişiminin yükümlülüğünü ve sorumluluğunu üstlenmesini gerektiren, dönüştürücü bir güç olarak sevgiden bahseder. İçine doğduğumuz “pembe panjurlu masallar”dan daha özgür, daha güçlü; basit, alelade ama çok daha görkemli bir sevgiden!

Pinhani’nin “Dünyanın En Güzel” şarkısında anlattığı bir nevi. “Saati kurdun mu?/Kediyi buldun mu?/Kapıyı örttün mü?/Kilidi vurdun mu?” sorularını soracak kadar gündelik, ardından “Beni bıraktın da kendini buldun mu sen?” sorusuyla baş başa kalacak kadar zor, kendini aramaya giden birini uğurlayacak kadar sevgiyle… Sevgi benim, kayıp benim, yas benim. Bu kadar basit. Alelade ve basit. O da küçücük evimizde…

Pinhani “Küçük Bir Evde” albümüyle o kahverengi çaydanlıklarda sakladığımız tüm şiirleri günün birinde biraz buruk, biraz özlemle ama yine de yüzümüzde bir tebessümle çıkartabileceğimiz umudunu veriyor bize. Yeni yollara ve yoldaşlıklara inançla! Kendi omzumuza “Elinden geleni yapıyorsun.” diye kondurduğumuz bir öpücükle… Ama “Aşk Bir Mevsim”de söyledikleri gibi: “Biraz zaman lazım, derin yara…”

Yara mı? O da küçücük evimizde…

KAYNAKLAR:

Didem Madak, Grapon Kağıtları (Metis Yayınları, 2012 s. 43)

bell hooks, hep aşka dair (Notabene Yayınları, 2018 s.178)

bell hooks, Duygu Yoldaşlığı Kadınların Sevgi Arayışı (bgst Yayınları, 2020 s. 14-15)

Küçük Bir Evde&rdquo için 1 yorum

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Font Resize
Kontrast Modu
%d blogcu bunu beğendi: