Eleştirel Bakış

“Benim de Feminist Arkadaşlarım Var” Sineması

Gittikçe popülerleşen feminist mücadelelerin kültür endüstrisinde de yarattığı ivmeden yararlanma isteği, kanımca bir çeşit kültürel el koyma olarak da görülebilecek şekilde erkekleri kadın hikâyeleri anlatmaya son zamanlarda daha fazla yöneltiyor. Erkeklerin kadın hikâyesi anlatması yeni bir şey değilken, feministlerden yol alıp anlatması günümüzün bir yeniliği: “Benim feminist arkadaşlarım var.”

Erkek egemen sinema dünyasından ayrışarak, kadınlık hikâyelerinin anlatıldığı ve mevcut toplumsal cinsiyet kalıplarını deşifre ederek eşitlikçi bir düzene geçilebilmesinde perspektif sağlayan filmler için feminist sinema demek mümkün.” Hemen akla kadınların sinema sanatına katkılarını bu kapsamda değerlendirmek geliyor olsa da esasında kuramcılar böyle bir kısıtlamaya gitmiyor. Feminist sinema ve film teorisini konu alan, 1998 yılında yayımlamış olduğu Ve Ayna Çatladı isimli oldukça tanınan eserinde Anneke Smelik, yalnızca kadınların sinemasal emek ürünlerinin değil, yönetmeni erkek olan kimi filmlerin de feminist sinema içerisinde değerlendirilebileceğini (2008: xii) söyleyerek başlıyor kuramı açıklamaya. Hande Öğüt, “Kadın Filmleri ve Feminist Karşı Sinema” (2009) isimli makalesinde Smelik’i takiben feminist filmleri yönetmeni kadın olan filmler olarak değil, toplumsal cinsiyet rejimini istikrarsızlaştıran filmler olarak niteliyor. Buna göre;  

  • “kadını nesneleştirip fetişleştirmeyi reddeden”,
  • “cinsiyetçiliği filmin söylemsel yapısı içinde istikrarsızlaştıran”,
  • “kadın deneyiminden çıkan”,
  • “eril söylemi az ya da çok kıran ya da yapıbozuma uğratan”,
  • “baskın eril bakışı yok eden ve kalıplaşmış mitleri kıran bir sinema dili kullanan” filmler yönetmeni erkek ya da kadın olsun feminist filmlerdir (Öğüt, 2009: 203-204).

Feminist sinema kuramı ise, bu sayılan özellikleri taşıyan filmleri incelediği gibi erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğini yeniden üretmeye dönük eril bakışla sunulan filmlerin eleştirel analizi de içerir. Eril bakış kavramı[1], görsel kültürü oluşturan bütün alanlara uygulanabilen (tiyatro, resim, heykel, reklam vs.) ve temsil edilenin hayali ya da ideal bir erkek seyirciye sunulduğunu açıklamak için kullanılan bir kavramdır (Smelik: 2008, 5). Kadının erkeğin nesnesi olarak kabul edildiği bu varsayımda kadınlar, kapitalist ataerkinin eril özneleri tarafından görüldükleri ya da bu eril özneler tarafından arzulandıkları şekliyle temsil edilirler (Smelik: 2008, 5, Case, 2010: 166). Bu eril bakış, kendini kadın olarak konumlayan seyircinin de kimi zaman sorgulamadan sürdürdüğü bir görme biçimidir (Öğüt: 2009, 205). Feminist film teorisine göre bakış, kültürel anlamları yansıtmakla kalmaz aynı zamanda onları inşa da eder (Smelik, 2008: 3-4).

Analizlerinde göstergebilim, post-yapısalcılık ve psikanaliz kuramlarına başvuran feminist film kuramcılarına göre sinemanın kurduğu simgesel düzen ve metafor evreni, ataerkinin bilinçdışını taşımakta oldukça güçlü bir araçtır. Bugün artık psikanaliz kuramları üzerinden film okumaları yapmak biraz eskimiş ve hatta hayattaki birçok olasılığı dışarda bırakan bir yöntem olarak görülebilir. Yine de ataerkil bilinçdışını yeniden ziyaret etmenin kendini kadın olarak konumlayan seyirci için açıklayıcı yanları olabileceğini düşünüyorum. Freud’un bilinçdışı kuramını feminist mücadeleye katkı sağlayacak şekilde yeniden yorumlayan feminist sinema kuramcılarından Laura Mulvey, 1975’te yayınlanan “Görsel Zevk ve Anlatı Sineması” adlı makalesinde ataerkil bilinçdışını şöyle tarifler;

“…ataerkil bilinçdışının oluşumunda kadının işlevi iki boyutludur: kadın, öncelikle gerçekten bir penisten yoksun oluşu nedeniyle iğdiş edilme tehdidini simgeler; ikinci olarak da, çocuğunu bu simgesel düzen içinde yetiştirir. Bundan sonra, kadının süreç içinde taşıdığı anlam son bulur. Kadının, yasa ve dil dünyasında, bir anı olmanın haricinde hiçbir anlamı yoktur; bu da anneliğin tamlığının anısı ile eksikliğin anısı arasında gider gelir. Bunların ikisi de doğaya dayandırılır (ya da Freud’un ünlü ifadesiyle, anatomiye). Kadının arzusu, kanayan yaranın taşıyıcısı olarak kurulan imgesine bağımlı kılınmıştır; kadın yalnızca iğdiş edilmeyle bağlantılı olarak var olur ve onu aşamaz. Kadın çocuğunu, penis sahibi olma arzusunun gösterenine dönüştürür (onun imgeleminde simgesel düzene girmenin koşulu penis sahibi olmaktır). Ya kibarca geri çekilip söze, babanın adına ve yasaya boyun eğecek, ya da kendiyle birlikte çocuğunu da imgelemin yarı aydınlığında saklamak için mücadele edecektir. Öyleyse kadın ataerkil kültürde erkek ötekinin göstereni konumundadır; erkeğin, dilsel hâkimiyeti sayesinde, anlamın üreticisi değil taşıyıcısı olan kadının suskun imgesine nakşettiği fantezilerini ve saplantılarını yaşayabildiği bir simgesel düzenin esiridir.”

(Mulvey, 2014: 278)

Ataerkil bilinçdışında yer aldığı iddia edilen bu iğdiş edilme korkusunu yadsımaya dönük stratejilerin yine feminist film kuramcılarına göre iki şekilde karşımıza çıktığını söyleyebiliriz. İlki kadın ya da kadınsı özneyi değersizleştirme, cezalandırma ve kurtarma; ikincisi ise onun yerine bir fetiş koyma ya da temsil edileni nesneleştirmedir (Smelik, 2008: 6; Öğüt, 2009: 208; Mulvey, 2014: 290). Bu tutumları gündelik hayatta kanımca düşmanca cinsiyetçilik (hostile sexism) ve korumacı cinsiyetçilik (benovolent sexism) şeklinde deneyimliyoruz. Sinema dünyasında ise karşımıza bu dikizcilik (voyeurism) ve narsistik özdeşleşmeden kaynaklanan scopophilic hazşeklinde çıkıyor (Öğüt, 2009: 204). İlkinde (gizlice) bakmaktan duyulan haz, ikincisinde imgeyle özdeşleşmedir. Kimi zaman filmin anlatısına ve karakterlerin birbirine konumuna içkin bir durum olan dikiz, kimi zamansa kamera açılarıyla üretilir. Narsistik özdeşleşmenin de önünü açacak şekilde seyirciyi eril bakışın sahibi konumunda perdeye yansıyanı dikizleyen kişi olmaya iterek de bu başarılır.

Bütün bu yadsıma yöntemlerinin, kadına yönelik arzunun da bastırılmasıyla ya da kadın varoluşunun değersizleştirilmesiyle birleşerek mizojin bir psişe yarattığını söylemek mümkün. Jack Holland, ölümünden sonra 2006 yılında yayınlanan Mizojini isimli çalışmasında, kadın düşmanlığının temel kaynaklarından birini erkeklerin kadına duyduğu ve gündelik hayatın düzenlenişinde bastırmak zorunda olduğu arzu olarak ifade eder. Bunun yanında erkeklerin erkeklere duyduğu ve ikili cinsiyet rejiminin baskısı altında bastırmak zorunda kaldığı arzu da kadınlara saldırganlık olarak yansıtılarak pek tabi düşmanlık olarak deneyimlenebiliyor. Mizojini kavramı, duygusal bir tutumu ifade etmesi bakımından kadınların ikincilleştirilmesi ve ezilmesi olgusunun toplumsal sistemle olan bağını kopardığı iddiasıyla eleştirilse de (Zaretsky, 2019)[2] kadınlara yönelik eyleme dönüştürülen bir nefreti ifade etmek için uygun bir kavram olduğunu düşünüyorum. Kastettiğim eyleme dönüştürülen nefret, yalnızca fiziksel şiddet edimleri değildir. Fizikselleşmeyen ancak sembolik dünyada etki doğuran, gündelik hayatta bu nefrete içkin olarak karşımıza çıkan, görünmez kılma ve madunlaştırma stratejileri olduğunun da altını çizmek gerekir.

Mizojini erkekler tarafından üretilen anlatı sinemasında örtük veya açık bir biçimde sıkça karşımıza çıkıyor.[3] Özellikle hayatın birebir temsili, alegori ve/veya fantezi kategorileri altında bu düşmanlığı yeniden üretiyorlar. Kadına yönelik nefreti özellikle filmlerin olay örgüsünde varsa şehvetin ve arzunun kuruluş ve sunuş şeklinden takip etmek mümkün. Bunların hikâyede nasıl bir taşıyıcı rolü olduğuna bakmak mizojinin temsilinde/tespitinde ayırt edici bir belirleyen diyebiliriz. Örneğin dikizciliğin kendisi ya da dikizci bir kamera açısının cinsel cazibeyle ilişkili eril bakışa hizmet eden bir haz olduğunu feminist kuramcılar zaten söylüyorlar. Yalnızca fikir verebilmesi için kısacık birkaç örnek paylaşıyorum. En bilineni ABD’de dikizciliği bir suç haline getiren yasaların ortak adı da olan ve çok eski bir söylenceye dayanarak dile yerleşmiş bir ifadenin film ismi olduğu Peeping Tom. Filmin erkek kahramanı kadınları öldürürken kamera ile yüz ifadelerini çekiyor. Kamera deliğinden bakansa biziz, seyirci. Bir diğer örnek, adı Freud’un bakmanın verdiği hazzın içgüdüsel olduğuna dair görüşlerine nazire gibi duran ve filmdeki dikizleyici unsurları anlatısında erkek karakterini bir dedektif olarak sunarak meşrulaştıran Basic Instict filmi. Kendinizi gelmiş geçmiş en cinsiyetçi filmlerden biri olan bu filminin o ünlü sahnesini izlerken nasıl hissediyorsunuz? Ki hemen aklınızda canlandığını zannettiğim o sorgu sahnesinin, Sharon Stone’un beyanına göre oyuncunun aydınlatılmış rızası olmadan filme konduğunu da cinsiyetler arası güç asimetrisinin bir örneği olarak hatırlamak gerek. Tanıtım videosundan anlaşıldığı üzere Paul Verhoeven gerçek bir hikâyeye dayanan son filmi Benedetta’da da dikizlemeyi hikâyenin içinde doğrudan filme katmış. Bir önceki filmi Elle’de cinsel şiddet olgusunu ele alış şekliyle dikkat çeken ve konuyu düşmanca mı ironik bir mesafeyle mi ele aldığı kanımca bıçak sırtı olan bu yönetmen, bakalım lezbiyen aşkı anlattığı bu filmde kadınların başına ne çoraplar örecek! Başka örneklere başvurmak istersek, Lars von Trier’in pek çok filminin kadın düşmanlığının örnekleri olarak sayabiliriz kanımca. Yönetmenin Dogville, Menderley, Anticrist, Nymphomaniac gibi filmlerindeki bu düşmanlık içinde barındırdığı dikizleme anlarından çok kadın karakterin geçirdiği dönüşüm ve temsil ediliş şeklinde yatıyor. Kadınların ağır bir suçluluk duygusu içinde olduğu ve/veya cinsel şiddetin nesnesi olarak temsil edilen bu filmlerde şiddetin ele alınış şekli oldukça elezimce. Örneğin içlerinden Anticrist’i kısacık hatırlarsak, çocuklarını kaybetmiş bir çiftin anlatıldığı filmde, cadılar üzerine araştırma yapan kadın karakter, filmin sonunda çocuğunu kaybetmiş olmanın verdiği depresyona araştırma konusunun etkisi altında kalması da eklenince delirir ve kocası onu hikâyenin kurgusunda öldürmek zorunda kalır. Bu seçimler elbette ki tesadüf değil! Cadılık sizce tesadüf mü? David Lynch’in Blue Velvet filmine ne dersiniz? Filmi özetliyorum: Saklandığı dolapta gizlice şahit olduğu cinsel eziyetin sonradan uygulayıcısı haline gelecek olan erkek başrol, kahramanlık duyguları içinde başına gelenler karşısında ne yapacağını bilemiyor. Nasıl? Bu klasikleşmiş filmlerin yanında toplumsal cinsiyet rejimine eleştirel yaklaşıyor olarak yorumlanabilecek kimi filmlerin de bu örtük düşmanlık nedeniyle sınıfta kaldığını iddia etmek kaçınılmaz. Hatta ataerkil düzeni “eleştirel” bir dille yansıttığını iddia eden kimi filmleri/dizileri eril bir kahramanlık motivasyonunun dışavurumu olarak görmek aşırı bir yorum olur muydu?

Gittikçe popülerleşen feminist mücadelelerin kültür endüstrisinde de yarattığı ivmeden yararlanma isteği, kanımca bir çeşit kültürel el koyma olarak da görülebilecek şekilde erkekleri kadın hikâyeleri anlatmaya son zamanlarda daha fazla yöneltiyor. Erkeklerin kadın hikâyesi anlatması yeni bir şey değilken, feministlerden yol alıp anlatması günümüzün bir yeniliği: “Benim feminist arkadaşlarım var.” Feminist mücadele literatürüne İngilizce olarak kazandırılmış ancak henüz Türkçe karşılıkları dilimize yerleşmemiş bir sözcük var. Buna Suzan Saner’in (2017) Çatlak Zemin’deki derlemesinden eriştim: Bropropriating. Yani bir erkeğin başka bir kadının fikirleriyle kendine kredi elde etmesi, bu fikirleri kendine uydurması demek oluyor. Bir diğeri de Hexploitation. Hollywood film endüstrisinde kadınları birbirine düşmüş, kıskançlık ve haset içinde çatışır halde gösterme olduğunu yine Saner’in derlemesinden öğrendiğim bir başka kavram. Öyle ya, kadınlar arası ilişkiler de mutlaka ele alınıyor bu yeni kadın anlatılarında. Bütün bunların yanında filmlerin kamuoyuna sunuluş şekli ve erkeklerin kadın hikâyeleri anlatarak kazandığı başarılar, hem üretenler hem de alımlayanlar bakımından kadın dostu olanla kadın düşmanı olanın ne olduğunu belirlemede de önemli. Günümüzde sürmekte olan toplumsal cinsiyet rejimi dönüşümünde bütün bu yenilikler bize ne söylüyor dersiniz? Bu bakımdan bu yazıyı erkeklik imtiyazlarının, ataerkinin ve kadın düşmanlığının gündelik hayatta ve kültürel alanda nasıl yeniden üretildiğini sinema sektöründe gözlemleyebilmemiz açısından bir davet alarak paylaşıyorum. Sizin eleştirellik iddiasında olan ancak kadın düşmanlığını yeniden ürettiğini düşündüğünüz filmler var mı? 13/07/2021

KAYNAKÇA

Case, S. E. (2010) Feminizm ve Tiyatro. 1. Baskı. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.

Holland, J. (2016) Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı Kadından Nefretin Evrensel Tarihi. 1. Baskı. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.

Kayhan, A. (2021), ‘Me Too Hareketi’, Feminist Bellek, 27 Nisan. [online] Erişim adresi: https://feministbellek.org/metoohareketi/ (Erişim tarihi: 06 Temmuz 2021).

Mulvey, L. (2014) Görsel Zevk ve Anlatı Sineması. Antmen, A. haz. Sanat/Cinsiyet: Sanat Tarihi ve Feminist Eleştiri. 4. Baskı. İstanbul: İletişim Yayınları:  277-297.

Öğüt, H. (2009) ‘Kadın Filmleri ve Feminist Karşı Sinema’, Cogito, 58: 202–217.

Saner, S. (2017) ‘Erkek egemenliğine karşı sözlük’, Çatlak Zemin, 20 Ekim. [online] Erişim adresi: https://www.catlakzemin.com/erkek-egemenligine-karsi-sozluk/  (Erişim tarihi: 04 Temmuz 2021).

Smelik, A. (2008) Feminist Sinema ve Film Teorisi- ve Ayna Çatladı. 1. Baskı. İstanbul: Agora Kitaplığı.

Zaretsky, E. (2019) ‘What does the Idea of Misogyny Really Describe? A Response to Lisa Featherstone’, Public Seminar. 31 Aralık. [online] Erişim adresi: https://publicseminar.org/essays/what-does-the-idea-of-misogyny-really-describe/ (Erişim tarihi: 04 Temmuz 2021).  Türkçesi: Zaretsky, E. (2020) ‘Kadın Düşmanlığı Fikri Gerçekte Neyi Anlatıyor?”, Çev. Çiğdem Taşkın Geçmen, sosyalbilimler.org. 05 Eylül. [online] Erişim adresi: https://www.sosyalbilimler.org/kadin-dusmanligi/ (Erişim tarihi: 04 Temmuz 2021)

* Bu yazı 16.11.2020 tarihinde Feminist Tahayyül dergisine yollanmış olan ve hakemlerin sinema kuramı bilgimin yetersiz olduğu değerlendirmesini de içeren görüşlerinin ardından yeniden yazılan ve 22.02.2021 tarihinde derginin yayınlanmasına bir hafta kala reddedilen “Pandora’nın Gölgesi” isimli makalemin kuramsal bölümünün Fe Hâli için yeniden kaleme alınmış halidir.

[1] Bu yazıya ilk Çiğdem Taşkın Geçmen çevirisi ile Sosyal Bilimler isimli sitede denk geldim. Çeviride bazı anlam kaymaları olduğunu düşündüğümden orjinaline atıf vermeyi tercih ediyorum. https://www.sosyalbilimler.org/kadin-dusmanligi/ (erişim tarihi: 17.01.2021)

[2] Burada bu düşmanlığının yalnızca anlatıda kalmadığını, hayatın diğer pek çok alanı olduğu gibi sinema sektörün de kadın düşmanı bir yapıda örgütlendiğini de hatırlamak gerekir. Bkz. 2017’deki #metoo hareketi

“Benim de Feminist Arkadaşlarım Var” Sineması&rdquo için 1 yorum

  1. Pingback: Pandora’nın Gölgesi 1 - Fe Hâli

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Font Resize
Kontrast Modu
%d blogcu bunu beğendi: