Sevgili Günlük

Bir Boşluk Yazısı

Oysa şu köşeden dönünce hayatın seyri değişecekti, öyle denmişti. Köşeyi dönünce zengin olunacak, kitapları olan bir adamla çarpışılacak, karnımızda kelebekler uçuşacak ve hatta daha da şanslıysak yıldırım aşkıyla başlayan bir hikâye sonsuza kadar mutlulukla devam edecekti.

Ne ölüm, ne acı, ne keder, ne de ayrılık yoktu bu hikâyede; çünkü o köşeden dönülmüş ve hayatın seyrini değiştirebilmiştik.

Hakikaten öyle mi oldu peki?

Bunca kalp ağrısını nereye saklamalı? Nereye gömmeli, akan yaşlarla hangi çiçeği büyütmeli?

Uzun yollardan akıp giderken bir vasıtayla gelip geçtiğimiz şehirler…

Kendimize hep bir yuva arama derdimiz… O yuvada anne şefkatiyle sarmalanıp bir babanın gölgesinde serinleyecektik. Döneceğimiz köşeler için böyle öğretilmişti hani.

Dağ gibi sağlam, bir baba gibi güvenilir ve yıkılmaz sadık bir adamla şefkatli bir yuvada buluşup ne kadar kendimiz kalabileceğimizi ya da kendi olmanın ne demek olduğunu bilmeden yaşayabilecektik. Daha mı sancılı daha mı sevgi dolu olurdu bilemiyorum. Ancak bir erkeğin gölgesinde kalarak şefkatli kollar aramanın insanın canını nasıl yaktığını biliyorum.

Oysa o köşelerden hiç dönülemedi. Çünkü hayatın köşelerden ziyade, illa ki keskin olması gerekmeyen virajları vardı. İlerisini tam göremesek de yansımalarıyla az çok tahmin edebileceğimiz yollar.

Şimdilerde içim, böylesi virajlarla dolu. Kimisi büyümek derken ona, kimisi acı diyor.

Köşeleri dönemedim ben, ama köşelerde bekleyen, ha bugün ha yarın diye beklentilerini kucaklayıp sırtını yaslayan kadınlarla temas ettim. 

Bir kadının beklentilerine sarılmasının nasıl bir acı olduğunu hissettim. 

O mutlu sonralara inandırılarak büyütülen ve büyüdüğü dünyada mutlu sonların kendi mutluluğu olmadığını anlayan, köşelerde beklentilerine sarılarak yaslanmanın nasıl bir acı olduğunu hissederek, acıyı gözlemleyerek ve bu açıdan kadına yoldaşlık edenin kim olduğunu sorgulayan biri olarak, ne büyüyebildim ne de çocuk kaldım. Neresi olduğu belli olmayan; ne gelişmiş ne geri kalmış taşra misali.

Taşra neresidir kızım? Taşra insanın içidir. İnsanın kalbinin çorak topraklardan kurtulamamasıdır. Taşra senin, benim, onun yalnızlığına sarıldığı, bir kadeh rakıyı kendiyle içmesidir. Taşra neresidir kızım?

Taşra; kadın ve erkeğin her türlü duygu ihtimalinin yok sayıldığı, ritüellerin, kuralların, kurumların tam ortasıdır. Bir çiçeği sevmekten utandığın, bir kediyle konuşmanın delice geldiği ve göğe bakıp bulutlarla ağladığın yerdir. 

Taşra; sevdiğinin gözlerinin içine bakamadığın, el ele tutuşamadığın, iyi ki hayatımdasın diye haykıramadığın ve sevginin kısık sesle ifade edilmesine karşın, öfkenin, suçlamaların, bağıra bağıra yapıldığı yerdir. 

Taşra neresi midir kızım? 

Taşra; konuşacak kimse bulamadığın için kâğıda kaleme sarıldığın yerdir. İnsanın en çok kendini yeniden anlamaya çalıştığı ve hatta buna mecbur kaldığı yerdir.

Işıl ışıl caddelerin çeperindeki arka sokaklar misalidir taşra. İnsanı karanlıkta bırakır. Ordasındır, yaşarsın ama gözükmezsin. İnsan sesleri yamacındadır, ana caddenin ışıkları bir el uzatımı kadar yakındır. Taşra seni içine çeken tatlı su gibidir. İçine daldıkça, ilerledikçe, kendinden uzaklaştığını bilemezsin. Ne zaman ki suyun seni kaldırmadığını, aksine seni daha derine çektiğini fark edersin, işte o zaman çırpınışlar başlar. Usul usul merkezine çekmiştir o karanlık. 

Taşra; arkanı sıvazlayan, küçük dağları yarattığına inandıran ve ne kadar küçük, işe yaramaz olduğunu, kimseye sesini duyuramadığını boğulurken öğrendiğin andır. İşte o an, taşra artık sensin.

Görsel: Dilek Metin Sert

Bir Boşluk Yazısı&rdquo için 1 yorum

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Font Resize
Kontrast Modu
%d blogcu bunu beğendi: