Film İncelemeleri

Suffragette Film Analizi

Görsel olarak filmin resmi afişi kullanılmıştır. Afişte filme damgasını vuran üç kadın yer almaktadır.


Kadın gezgin özgürlük ülkesini aramak için ilerler. “Nasıl varacağım oraya?”
Mantık cevap verir, “Sadece bir yol, tek bir yol var. Emek yığınlarının altından, eziyet ırmaklarının içinden geçerek. Başka yol yok.”
Önceden bağlı olduğu her şeyden koparılan kadın haykırır:
“Kimsenin erişemediği bu topraklara gidebilmek için ne yapmam gerek? Yalnızım, tamamen yalnızım.”
Ve mantık ona dedi ki:
“Sessiz ol, ne duyuyorsun?” ve o da dedi ki:
“Ayak sesleri duyuyorum, bin kez, on bin kez, binlerce kez ve bu yana doğru geliyorlar.”
“Bunlar, seni takip edenlerin ayakları. Yol göster onlara.”

Yukarıdaki satırlar, eziyet ırmaklarından geçen binlerin ayak sesleridir. Her şeyden koparılanların ve yalnızların çokluğudur. Bu ayak seslerini, 1912 yılında oy hakkı isteyen kadınların haklı mücadelesini konu alan Suffragette filminde duymaktayız. Suffragette, kendilerini direnişçi olarak tanımlayan kadınların, erkeklerle eşit haklara sahip olmak amacıyla örgütlenişini ve bu mücadelede, kayıplar vererek elde ettikleri kazanımları konu almaktadır. Olay örgüsü, Carey Mulligan’ın hayat verdiği Maud Watts’ın hikayesi üzerinden işlenmektedir.

Watts, işyeri tarafından verilen bir paket teslimi için sokakta bulunduğu sırada, direnişçi kadınlar ve polis arasında yaşanan arbedeye tesadüfen tanık olur. Bu kaotik ortam, Watts için fiziksel bir yaralanmanın çok ötesinde, zihninde ve duygularında sorular oluşturan bir rahatsızlıktır ve Watts, bu yaraları evine sığınarak dahi saramamaktadır. Aslında Maud Watts, yaşadığı dönemin ve kendine kadar olan emekçi kadınların bir temsilidir.

Maud Watts ve diğer emekçi kadınlar, kamusal ve özel alanda aynı olumsuz koşulları paylaşmakta, sömürünün şiddeti mekân sınırını aşmaktadır. Öyle ki bu sömürü zamanı da aşan bir niteliktedir. Watts, kaderini yine çamaşırhanede çalışan bir kadın olan annesinden miras almıştır. Maud Watts, Violet Miller’ın yerine savunma yaptığı sırada şöyle demektedir: “Çamaşırhane işi, kadınlar için kısadır.” Çamaşırhaneler, iş planlamaları ile erkek ayrıcalıklı ve fiziksel koşulları ile kadın ve çocuk sömürü mekanlarıdır.
1900’ler, kadınların ve çocukların ucuz işgücü olarak sağlıksız çalışma koşullarında sömürge haline geldiği bir dönemdir. Üstelik onlar, kazançları üzerinde söz sahibi değildir ve mülkiyet hakları yoktur. Suffragette, dönemin sosyolojik gerçekleriyle uyumlu olarak işlemektedir. Filmin ilk dakikalarında gördüğümüz cam kırma sahnesi, ataerkil yapının mülkiyet gaspına ve onun kutsallığına bir başkaldırıdır.

Filmde Carey Mulligan’ın yanı sıra, Helena Bonham Carter (Edith New) ve Anne-Marie Duff (Violet Miller) direnişçi kadınlara hayat vermektedir. Bu kadınlar, gizli toplantılar düzenlemektedir ve bu toplantılarda açığa çıkan sistem tarafından ortak ezilmişlik duygusu, devrimci bir bilinç geliştirmelerini sağlamaktadır. Barışçıl yöntemlerle haklarını talep eden görünmez kadınlar, güvenlik güçlerince düzene tehdit olarak algılanmaktadır. Aynı zamanda bu görünür olma hali, yasal alanın dışında toplumun normatif cezalandırma pratikleriyle de karşılanır.

Filmin en can alıcı sahnelerinden birinde Watts, çamaşırhanede işçi bir kız çocuk olan Maggie Miller’ın (Grace Stattor) tacizine tanık olur.  Olaylar bu noktada ivme kazanır. Watts, tüm kadınların aynı kaderi paylaştığını düşünür ve bir kızının olma ihtimali üzerinden bu kaderi sorgular. Farkındalık ve devam eden bir sorgulamayla Watts, kendini direniş hareketinin içinde bulur. Artık o da doğmuş ve doğacak olan tüm kadınlar için direnmektedir. “Ne sizden daha değerli ne de sizden daha değersizim’’ diyen Maud, değerleri, kanunları sorgulamakta ve değerleri, kanunları yaratan erke başkaldırmaktadır. Watts’ın yüzündeki yorgunluk, yerini kararlılığa bırakır. Bu cesaretin izlerini, Brendan Gleeson’ın canlandırdığı müfettiş Arthur Steed’e yazdığı mektupta da görmekteyiz. Filmin sorgulamalara yol açan birçok sahnesinden birinde Steed şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Meşru olmayanı meşru göstererek kadınları çekiyorlar.” Bu cümle, meşru olan ve olmayan arasındaki ayrıma kimin karar verdiği sorusunu akla getirmektedir. Mevcut olanı, tek gerçeklik kabul ettiğinizde tüm sistemler adildir.Ancak Maud’un da dediği gibi “Bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı.”
Suffragette, yalnızca kamusal alanda verilen mücadelenin aktarımı ile sınırlı kalmamakta ve Maud’un hayat hikayesi üzerinden özel alana sızmayı başarmaktadır. 1900’lerin paradoksunda, yalnızca doğurganlığıyla tanımlanan kadınlar, çocuğu üzerinde söz sahibi olamamaktadır. Bu durum, Maud’un çocuğundan çaresiz ayrılışıyla başarılı bir şekilde işlenmektedir. Bununla birlikte iş yerinde süregelen cinsel taciz ve istenmeyen gebelikler, kadınların yalnızca çocukları üzerinde değil, kendi bedenleriyle ilgili karar alma hakkından yoksun bırakıldığını göstermektedir.

Bu dönemde medya da hâkim ideoloji için üretmektedir. Oluşturduğu algıyla direnişçileri, kamusal alanda yıpratırken, onların mücadelesini basında görünmez kılmaktadır. Görünmez olan kadınlar, fark edilmek uğruna bir şehit vererek (Emily Wilding Davison) medyanın dikkati çekmektedir.

Gerçek görüntülerin yer aldığı filmin son dakikalarında görmekteyiz ki, emek yığınlarının altından ve eziyet ırmaklarının içinden geçen kadınlar, kimi zaman sahip oldukları her şeyden kopartılarak kimi zaman ise büyük bir fedakarlıkla sahip olduklarından vazgeçerek 1928 yılının Britanyası’nda oy hakkı elde etmişlerdir.

Suffragette Film Analizi&rdquo için 1 yorum

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Font Resize
Kontrast Modu
%d blogcu bunu beğendi: