Bohçamızda Neler Var? Gündem

İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz!

Eril şiddeti yok etmeye çalışan mücadelenin bir parçası olmaktan onur duyanlar olarak bir araya gelen ve şiddetsiz, eşit bir dünyayı şiar edinerek bugün yayın hayatına başlayan Fe Hâli olarak, İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmediğimizi, fesih kararını tanımadığımızı, sözleşmenin yürürlükte kalması ve hatta tam olarak uygulanır hâle gelmesi için verilecek mücadelenin içinde yer aldığımızı söylemek istiyoruz.

İstanbul Sözleşmesi Nedir?

İstanbul Sözleşmesi[1], 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılan ve imzalandığı şehrin adıyla anılmasıyla birlikte tam adı “Council of Europe Convention on Preventing and Combating Violence against Women and Domestic Violence” olan, Türkçeye ise “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olarak çevrilmiş bölgesel bir sözleşmedir. Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin imzasına açılmış olsa da Konsey üyesi olmayan ülkelerin tarafından da imzalanabilir. Avrupa Konseyinin 47 üyesinden biri olan Türkiye, sözleşmenin ilk imzacılarındandır. Sözleşme Türkiye tarafından 11 Mayıs 2011 tarihinde imzalanmıştır (14 Mart 2012 tarihinde onaylanmıştır, 1 Ağustos 2014 tarihinde ise yürürlüğe girmiştir.[2]). Sözleşmeyi aynı tarihte imzalayan diğer devletler; Avusturya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İzlanda, Lüksemburg, Karadağ, Portekiz, Slovakya, İspanya ve İsveç’tir. Daha sonraki tarihlerde sözleşmeye imza atanlarla birlikte, sözleşmede Avrupa Konseyi üyesi olan toplam 45 ülkenin imzası bulunmaktadır. Bu 45 ülkeden 34’ü sözleşmeyi onaylamış ve yürürlüğe koymuş durumdadır. Sözleşmeden çıkacağını ilan etmiş yegâne ülke Türkiye’dir. Bu bildirimin Avrupa Konseyine ulaştığı tarih 22 Mart 2021’dir. Bu doğrultuda Türkiye’nin sözleşmeden çıkacağı tarih 01 Temmuz 2021’e denk gelmektedir. Yani 01 Temmuz’dan itibaren sözleşme Türkiye’de yürürlükte olmayacaktır.[3]

Peki İstanbul Sözleşmesi ne anlama geliyor?

Sözleşmenin amacı, 1. maddesinde tanımlandığı üzere kadını her türlü şiddetten ve ev içi şiddetten korumak, kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak, şiddet mağdurunu korumak, bu doğrultuda uluslararası iş birliğini yaygınlaştırmak, tüm bu koruma, önleme ve şiddeti ortadan kaldırma hedefi doğrultusunda bütüncül bir yaklaşım benimsemektir. 81 maddelik sözleşmenin bütünü aslında bu amaç doğrultusunda oluşmuştur. Sözleşme; kadına yönelik şiddetin önlenmesi, mağdurun korunması ve en önemlisi bu şiddetin ortadan kalkması için hükümler getirmektedir. Bu açıdan sözleşmeye karşı olmanın akla ve mantığa sığacak hiçbir tarafı olmadığını söylemek gerekir.

Giriş kısmında belirtildiği gibi sözleşme, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’den Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesine İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (CEDAW)’ne kadar pek çok uluslararası sözleşme göz önünde bulundurularak yazılmıştır. Ancak kadınların insan haklarının küresel düzeydeki anayasası sayılacak CEDAW, cinsler arası eşitliği sağlamaya yönelik genel ilkeler belirler ve kadına yönelik şiddetten özel olarak bahsetmezken (CEDAW kadına yönelik şiddetten, daha sonra yayımlanmış Genel Tavsiye 19’da bahsetmektedir.), İstanbul Sözleşmesi çok daha özel bir amaçtan yola çıkmaktadır: kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve yok edilmesi.

İstanbul Sözleşmesi’nin içeriğinde kadınları korumaya yönelik ne tür hükümler var?

İstanbul Sözleşmesi kadına karşı şiddeti, ev içi şiddeti, toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti ve bu şiddetin mağdurlarını tanımladıktan sonra bu şiddeti önlemeye, ortadan kaldırmaya, mağduru korumaya ve devletlerin sorumluluklarını belirlemeye yönelik bütüncül bir çerçeve çizmektedir. Bu doğrultuda devletlerin yükümlülüklerini ifade eder ve bütüncül politikalar oluşturmaya yönelik olarak ulusal ve uluslararası iş birliğine vurgu yapar. Ayrıca, şiddetin önlenmesine dair koruma mekanizmalarının oluşturulması ve geliştirilmesinin yanında şiddeti ortadan kaldırmak için toplumsal farkındalığın artırılmasına dair yükümlülükleri de sıralamaktadır. Şiddet mağdurunu korumayı hedefleyen uzman destek hizmetleri, barınaklar, cinsel şiddet mağdurlarına yönelik destekler; tüm bu mekanizmaların örnekleridir. Bunun yanında, şiddetin tanığı olarak çocukları korumaya yönelik öngördüğü destek mekanizmaları ve çocukların şiddetten doğrudan veya tanık olarak oluşan mağduriyetlerini ele alması açısından da oldukça önemli bir sözleşmedir. Mağdurların hukuken korunmasını, hukuki yollara yönlendirilmesini, tüm sürecin mağdurun zarar görmeyeceği biçimde yürütülmesini öngörür ve şiddet ihtimali henüz gerçekleşmemişken ancak ihtimal dâhilindeyken de yetkili makamların ivedilikle gerekli tedbirleri almakla yükümlü olduğunu ifade eder.

Sözleşme, fiziksel şiddetin yanında, psikolojik şiddet ve taciz amaçlı takip hallerinde de imzacı tarafların (yani sözleşmeyi imzalamış devletlerin) yasal ve tüm diğer tedbirleri alması gerektiğini belirtmektedir. Bunun yanında Türkiye’de mevcut ve güncel en önemli problemlerden biri olan (hem çocuklar hem yetişkinler açısından) zorla evlendirilmenin önüne geçmeyi amaçlamaktadır.

Sözleşmenin içerdiği oldukça önemli bir başka husus; sözleşme çerçevesinde korunan konulara dair oluşacak mağduriyetlere ilişkin taraf ülkelerde yürüyen ceza davalarında kültür, töre, din, gelenek, namus gibi kavramların işlenmiş suça gerekçe olarak öne sürülemeyeceğidir. Kadın cinayetlerde faillerin bu tür saiklerle hareket ettiği, namus-töre gibi kavramların kadın kırımına gerekçe gösterildiği, haksız tahrikten yararlanmak için faillerin daima bu kavramların arkasına saklandığı, yasayı uygulayanların verdiği kararlarda ne yazık ki bu kavramların gerekçe oluşturduğu göz önüne alınırsa sözleşmeyle vurgulanan bu hususun ne kadar hayati olduğu açıkça görülür.

Sözleşme aynı zamanda şiddeti önleme ve şiddet mağdurlarını koruma amacını hiçbir ayrımcılık yapmadan gerçekleştirmeyi hedeflerken cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliğine dayanan bir ayrımcılık yapılamayacağına dair de hüküm getirmektedir. Bu açıdan nefret cinayetlerinin hedefi olan LGBTİ+’ları şiddetten korumaya ve onların haklarını tesis etmeye yönelik oldukça önemli bir metindir. Dolayısıyla sözleşme; hem toplumsal cinsiyet eşitsizliğini hem de heteroseksist ve heteronormatif sistemin mağdurlarını korumayı amaçlar ve bu yapılara dayalı oluşan şiddeti ortadan kaldırmayı konu edinir.

İstanbul Sözleşmesi’nin denetim mekanizması var mı, varsa nasıl çalışmakta?

Sözleşmenin taraf devletlerce uygulanmasını izlemek üzere kurulmuş bir yapı mevcuttur. Bu yapının ismi “The Group of Experts on Action against Violence against Women and Domestic Violence”, yani “Kadınlara Yönelik Şiddetle ve Ev İçi Şiddetle Mücadele Konusunda Uzmanlar Grubu”dur. Kısaca GREVIO olarak anılır. En az 10, en çok da 15 üyeden oluşan GREVIO, sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili izleme yapar ve ilgili taraf devlete ilişkin rapor yayımlar. Bu rapor aynı zamanda taraf devlet için tavsiyeler de içerir. Sözleşmeye göre taraf devlete ilişkin GREVIO raporunun, ilgili devletin ulusal parlamentosuna sunulması gerekmektedir. Böylece izlemenin sonuçları ve tavsiyeler doğrultusunda taraf devletin yasal düzenleme ve mevzuat iyileştirmesine gitmesi ve bütüncül politikalar oluşturması beklenmektedir. Türkiye’den GREVIO üyesi olan ilk kişi, CEDAW üyeliği de yapmış olan ODTÜ Öğretim Üyesi, Siyaset Bilimci Feride Acar[4] iken, sonra yapılan seçimlerde Acar Türkiye tarafından aday gösterilmemiştir. Böylece 2019 yılında, Türkiye’nin tek aday olarak gösterdiği, Riyad Üniversitesi Eğitim Fakültesi İslami İlimler Bölümü mezunu olan, daha önce Aile ve Sosyal Politikalar bakan yardımcılığı ve AKP milletvekilliği yapmış Prof. Dr. Aşkın Asan[5] bu göreve seçilerek GREVIO’nun Türkiye üyesi olmuştur.

GREVIO Türkiye Raporu’nda neler vardı ve tavsiyeler nelerdi?

GREVIO’nun 2017’de izlemeye başladığı ve 2018 yılında sonuçlandırıp yazdığı Türkiye Raporu’nda kadına yönelik şiddetle mücadeledeki eksikliklerin altı çizilmekte ve şiddet oranlarının yüksek oluşundan duyulan endişe vurgulanmaktadır. Raporda, kadın ve erkek eşitliğinin tesisi ve kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılmasına yönelik bütüncül politikaların eksikliği konu edilmiştir. Türkiye’nin, kadının toplumda geleneksel rollerle algılanmaya devam ediyor oluşuna, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine ve şiddeti yok etmeye yönelik çaba ve tedbirleri konusundaki eksikliklere dair vurgu, raporda yer almaktadır. Ayrıca rapor, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ilişkin bildirim oranlarının düşüklüğüne, mağdurların sonraki süreçlerde yaşadıkları zorluklara dikkat çekmiş ve cezasızlığa değinmiştir. Kadınların %25’inden fazlasının 18 yaşından önce evlendiğinin belirtildiği rapora göre, zorla evlendirilme konusu da ülkedeki dikkat çekici sorunlardan biridir. Bununla birlikte kadınların %27’si hayatlarında en az bir kez ısrarlı takibe maruz kalmış olmasına rağmen ısrarlı takibin iç hukukta ayrı bir suç olarak tanımlanmamış olması da GREVIO Raporu’nun belirttiği hususlardan biridir. Rapor, ülkede bağımsız kadın örgütlerine yönelik oluşan baskıdan duyulan endişeye de değinmektedir.[6]

Sözleşmenin iç hukuka etkileri

İstanbul Sözleşmesi, sözleşmenin amaçları doğrultusunda taraf devletlerin iç hukuklarında etkin bir yasal düzenleme ve iyileştirme yapma yükümlülüklerini öngörmektedir. Yıllar boyunca hem kadın mücadelesinin aktörleri ve LGBTİ+’lar hem de toplumdaki pek çok kesim tarafından tam olarak uygulanması çağrısı yapılan İstanbul Sözleşmesi, ne yazık ki yıllar boyunca yürürlükte olmasına rağmen etkin uygulanmamış, buna rağmen kadınların kazanım, hak ve korunmalarının güvencesi olarak bu kesimlerce inatla sahiplenilmeye devam edilmiştir. Örneğin, 8 Mart 2012 tarihinde kabul edilen Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 Sayılı Kanun’un 1. maddesinde, “bu kanunun uygulanmasında ve gereken hizmetlerin sunulmasında …. özellikle Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi … esas alınır.”[7] hükmüyle İstanbul Sözleşmesi’ne atıf yapılmaktadır. Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi, iç hukukta kadına yönelik şiddetin önlenmesine dair yapılacak düzenlemelerin teminatı olmuştur. Sözleşmeden çıkılması, bu doğrultuda yapılmış mevzuat düzenlemeleri ve politikaların akıbeti açısından da kaygı vericidir. Oysa 6284 Sayılı Kanun, kadınların şiddete karşı korunması ve şiddetin önlenmesi açısından getirdiği tedbirler, Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM)’nin kurulması gibi koruyucu kurumsal yapılar, şiddet ihtimali olan durumlarda başvurulan uzaklaştırma gibi mekanizmalar ile, erkek şiddetinin göz ardı edilemeyecek kadar yoğun olduğu Türkiye’de mağdurlarının korunmasının teminatıdır. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, 6284 Sayılı Kanun’un yürürlüğü ve uygulanması açısından endişe yaratmıştır. Hakeza, İstanbul Sözleşmesi’nin iptalini isteyen kesimlerin palazlandırdığı söylem içerisinde, en baştan beri 6284 Sayılı Kanun’un kaldırılmasına yönelik de çağrılar yapılmıştır.

Sözleşme metninin Türkçe çevirisine dair

İstanbul Sözleşmesi, yazının başında verilen orijinal isminde görüldüğü üzere kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye dair bir sözleşmedir. Ancak sözleşmenin Türkçe çevirisinde “ev içi” yerine “aile içi” tanımı kullanılmıştır. Orijinal metinde family (aile) kelimesi toplam dört defa anılmakta ve bu kullanımda kasıt, şiddet mağduru kadınla beraber çocukları da içerme olarak dikkat çekmektedir. Oysa sözleşmenin Türkçe versiyonunda aile kelimesi 30 defa yer bulmakta ve her defasında “ev içi” ifadesinin yerine kullanılmaktadır. Kadınların evleri içinde yaşadıkları şiddet, apaçık ifadesiyle ev içi şiddettir. Bu şiddet, aileyle bağlantılı anılmak durumunda olmadığı gibi, aile vurgusu hem ev içi şiddeti tanımlamaya yetmemekte hem de sözleşmenin geleneksel yaklaşım ve bahaneleri sonlandırma amacıyla hedeflediği toplumsal dönüşüme ket vurmaktadır. Kadınları bizzat töre-namus gibi kavramların arkasına sığınarak hedef alan şiddete karşı korumayı ve bu şiddeti ortadan kaldırmayı hedefleyen sözleşmenin bütününde ortaya çıkan mantığa ters düşen bu çeviri tercihi, sözleşmenin iptaline giden süreçte yaratılan söylemle birlikte düşünüldüğünde oldukça dikkat çekicidir.

Sözleşmeden çıkılmasıyla sonuçlanan sürece ilişkin

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması çağrısı, havuz medyasında olduğu kadar sosyal medyada da uzun zamandır yankı bulmaktaydı. Sonuçta, 20 Mart 2021 tarihli ve gece yarısı yayımlanan Resmî Gazete’de, sözleşmenin feshine dair bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi[8] ile, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkacağından haberdar olduk. Daha öncesinde defalarca gündeme gelen ve kadın düşmanı kesim tarafından çağrısı yapılan fesih böylece gerçekleşmiş oldu. Bu karara giden süreçte kadın düşmanı kesimin yaydığı temelsiz korku ve pek çoğu gerçek dışı olan söylemlerin etkisi büyüktü. Uzaklaştırma kararından mustarip şiddet failleri, boşandığı eşi ve çocuğuna nafaka ödemek istemeyen ya da 18 yaş altındaki çocuklarla evlenme suçu işlemekten ceza almış erkekler; sözleşmeye düşman bir kamuoyu oluşturmak için çabaladılar. 2020 yılında 300 kadının öldürüldüğü ve 171 şüpheli kadın ölümünün olduğu, son 12 yılda en az 54 transın nefret cinayetine kurban gittiği, 2021 yılında, bu yazının yazıldığı zamana değin, 175 kadın cinayetinin işlendiği[9] Türkiye’de, şiddet mağdurlarının değil şiddet faillerinin sözde mağduriyet söylemine kulak verilmiş oldu. Erkek şiddeti canlarına mal olanların ve hâlâ hayatta olanlarınsa ömürleri boyunca eril şiddet korkusu taşıdığı mağdurların ülkesinde, gerçek mağdurlar görmezden gelindi ve sahte bir mağduriyet söylemi sonucunda kadınlar ve LGBTİ+’lar güvencesizliğe terk edildi.

Sözleşmenin feshinden sonra

Sözleşmenin feshinin ardından kadınlar, LGBTİ+’lar ve toplumun pek çok kesimi, kararı tanımadıklarını açıkladılar. Sosyal medya, #İstanbulSözleşmesindenVazgeçmiyoruz diyenlerin sesleriyle yankılandı. Yurdun dört bir yanında sözleşmeye sahip çıkmak için eylemler örgütlendi.

Hem sözleşmeye sahip çıkanlar hem de hukukçular, TBMM onayıyla yürürlüğe girmiş bir sözleşmeye dair tek adamın fesih kararının hukuka aykırı olduğunu dile getirdiler.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatović ise feshin Türkiyeli kadınların haklarını baltalayan bir karar olduğunu ve sözleşmeye sahip çıkanlara desteğini dile getirdi.[10]

Fesih kararı sırasında Aile​, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı olarak görev yapan Zehra Zümrüt Selçuk; kadın haklarının teminatının, Anayasa başta olmak üzere, iç mevzuattaki düzenlemeler olduğunu dile getirmiştir ve ihtiyaca göre yeni düzenlemelerin hayata geçirilebileceğini ifade etmiştir.[11] Oysa İstanbul Sözleşmesi’nin amacı zaten tam da budur: Hakların teminatı ve yasal düzenlemelerin yapılması. Üstelik yukarıda belirtildiği üzere sözleşme iç hukuktaki 6284 gibi önemli bir mekanizmanın atıf yaptığı ve dayandığı sözleşmedir. Eğer amaç gerçekten hakların teminatı ve gerekli düzenlemelerin hayata geçirilmesi ise sözleşmeden çıkmak tamamıyla manasızdır.

Sözleşmeden çıkılmasına dair T.C. İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, “sözleşmenin homoseksüelliği normalleştirmeye çalışan bir grup insan tarafından manipüle edilmesi ve bu durumun toplumsal ve ailevi değerlerle uyumsuzluğu” feshe gerekçe gösterildi.[12]

Bu açıklama her şeyden önce komiktir. Tarafının, uygulayıcısının, öngörülen mekanizmaları kurmaya yetkili olanın devlet olduğu bir sözleşmenin “bir grup” tarafından manipüle edilmesi söz konusu olabilir mi? Bahsedilen bir grup hangi olanak, yetki ve güç ile devletin taraf olduğu, kabul ettiği, onayladığı herhangi bir sözleşmeyi manipüle edebilir? Bunu yapmak için hangi mekanizmalara sahiptir? Herhangi bir grup, Türkiye’nin hâlihazırda onaylamış bulunduğu sözleşmenin içeriğini, anlamını mı değiştirmiştir de onu manipüle edebilmiştir? Bu neden ve nasıl mümkün olabilir? Cevabı belirsizdir.

Cevabı belli olan ise İstanbul Sözleşmesi’nin kadınlar ve LGBTİ+’lar için ne anlama geldiğidir. Sözleşme eril şiddet mağduru olanların güvencesidir. Üstelik gerçekte sözleşmenin ne olduğu hakkında fikri olanların ezici çoğunluğu, İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükte kalmasını istemektedir. Yapılan bir anket sonucuna göre, İstanbul Sözleşmesi’nin ne olduğunu bilenlerin %84’ü, sözleşmeden çıkılmamasını gerektiğini düşünmektedir.[13] İstanbul Sözleşmesi; içeriğine dair hiçbir fikri olmadığı hâlde sözleşmeye dair düşmanca bir algı oluşturmaya çalışan kadın düşmanlarının ve bizzat şiddet faillerinin, yani tam da sözleşmenin yok etmeye çalıştığı fiillerin sahiplerinin, sözde mağduriyetlerine kurban edilemez.

Sözleşmeyi feshetmenin; pandemi döneminde iyice ayyuka çıkan ekonomik istikrarsızlık ve kurumsal çürüme sonucunda oluşan ve gizlenemez hâle gelen memnuniyetsizliğe karşı muhafazakâr seçmen kitlesini yeniden kazanma, sözleşme karşıtlığı sayesinde Saadet Partisi gibi muhafazakâr kitleye sahip yeni müttefikler edinme ya da hiç değilse karşıtları içerisinde ayrışmalar yaratarak sonuçta kendi elini güçlendirmeye çalışma hamlesi olduğu açıktır. Yıllardır ülke içerisinde en güçlü, net, politik ve istikrarlı mücadeleyi yürüten ve bu sebeple sürekli terörize edilen kadın hareketi ile demokrat ve sol kesim üzerindeki baskıyı daha da artırarak, buradaki gücü yıpratmaya çalışan tek adam yönetiminin, kadınlar ve LGBTİ+’ları yok sayarak ve ezerek iktidarını ayakta tutma girişimine müsaade edilemez.

Eril şiddeti yok etmeye çalışan mücadelenin bir parçası olmaktan onur duyanlar olarak bir araya gelen ve şiddetsiz, eşit bir dünyayı şiar edinerek bugün yayın hayatına başlayan Fe Hâli olarak, İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmediğimizi, fesih kararını tanımadığımızı, sözleşmenin yürürlükte kalması ve hatta tam olarak uygulanır hâle gelmesi için verilecek mücadelenin içinde yer aldığımızı söylemek istiyoruz.

İstanbul Sözleşmesi Bizimdir! İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz!

Kapak Görseli: Efsun Sertoğlu


[1] Sözleşme metninin tamamına şu adresten bakılabilir: https://rm.coe.int/CoERMPublicCommonSearchServices/DisplayDCTMContent?documentId=090000168008482e

[2] T.C. Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca, milletlerarası antlaşmaların onaylanması, TBMM’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır. İstanbul Sözleşmesi de tüm diğer milletlerarası sözleşmeler gibi TBMM tarafından onaylanmanın uygun bulunması kanunuyla birlikte yürürlüğe girmiştir.

[3] İmzacı devletlere ilişkin inceleme için şu adres ziyaret edilebilir: https://www.coe.int/en/web/conventions/full-list/-/conventions/treaty/210/signatures?p_auth=04So3p5w

[4] https://tr.wikipedia.org/wiki/Feride_Acar

[5] http://akparti.org.tr/ak-kadro/milletvekilleri/23-donem/ankara/askin-asan/

[6] Raporun tamamı şu adresten incelenebilir: https://insanhaklarimerkezi.bilgi.edu.tr/media/uploads/2018/10/18/ENG_GREVIO_Report_Turkey.pdf

[7] https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.6284.pdf

[8] https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2021/03/20210320-49.pdf

[9] http://anitsayac.com/

[10] https://www.coe.int/en/web/commissioner/-/turkey-s-announced-withdrawal-from-the-istanbul-convention-endangers-women-s-rights

[11] https://twitter.com/ZehraZumrutS/status/1373059390970986497

[12] https://www.iletisim.gov.tr/english/duyurular/detay/statement-by-the-directorate-of-communications-on-turkiyes-withdrawal-from-the-istanbul-convention

[13] https://t24.com.tr/haber/konda-arastirmasinda-carpici-sonuclar-turkiye-istanbul-sozlesmesi-nden-cikmali-diyenler-yuzde-7-de-kaldi,900510

Yazar

İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz!&rdquo için 1 yorum

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Font Resize
Kontrast Modu
%d blogcu bunu beğendi: