Sevgili Günlük

Birkaç Damla

“Yirmi yaşındaki ne yapacağını bilmeyen o kız değilsin sen artık, büyüdün. Kötüsü olursa da o zamanki gibi olmayacak. Bak onu hallettin, bunu da halledersin, kalk.”

*Aşağıdaki yazı, istenmeyen gebelikle ilgili detaylara değinmektedir ve okuyan kişiler için tetikleyici olabilir.

Sabah yapmam gereken önemli bir şey olduğunu hatırlayarak yavaş yavaş uyanıyorum. Gözlerim hâlâ kapalı, hiç kıpırdamadan neden erken kalkmam gerektiğini hatırlamaya çalışıyorum. Bilincimin açılmasıyla tekrar uykuya dalmak arasında gidip gelirken o cümle birden beliriyor aklımda:

“Allah’ım n’olur beni yine bununla sınama.”

Bu cümleyle birlikte ne yapmam gerektiğini hatırlayarak aniden açıyorum gözlerimi. Sabah yaparsam daha güvenilir oluyormuş. Henüz yirmi yaşındayken yaşadığım o korku, o panik, o tedirginlik doluyor içime. Altı sene önce “Allah’ım n’olur beni bununla sınama” olan bu cümleye şimdi bir de yine eklenmiş. Bunun bir sınav olduğunu mu düşünüyorum, hayır. Bir yaratıcıya inanıyor muyum, hayır. Ama birilerinin bana yardım edebileceğine inanmak istiyorum. O yüzden kafamın içinde tekrar tekrar söylüyorum:

“Allah’ım n’olur beni yine bununla sınama.”

“Allah’ım n’olur beni yine bununla sınama.”

Altı yıl önceki o sabah geliyor aklıma. Tamamı değil, kesik kesik. Belki de tamamını hatırlamamak daha iyi. O sabah uyanan ben değildim sanki. Yola çıkan; o bekleme salonunda her şeye yabancıymış gibi, her şeyin dışındaymış gibi, her şey anlamsızmış gibi bekleyen ben değildim. Dışarıdan kendimi izliyor gibiydim. O son üç dört ayda olan biteni yaşayan ben değildim sanki. Ta ki işinin gerektirdiği kadar kibar, ama bir yandan da buz gibi soğuk, tüm benliğiyle yargılayan, nefret eden o sesi duyuncaya kadar: 

“Gizem Hanım, buyurun.”

O sesti beni kendime getiren. Gizem Hanım bendim işte. Son üç dört ayı yaşamış olan da şimdi sesi kadar soğuk kadını karanlık koridorda takip eden de birazdan olacakları yaşayacak olan da bendim.

Altı yıl önceden çıkıp bu sabaha geliyorum. Bir iki dakika oldu sanırım uyanalı. Hâlâ hiç kıpırdamadığımı fark ediyorum. Kalbim o kadar şiddetli atıyor ki. Evet, şiddetli, hızlı değil; yüz üstü yattığım için yatağa çarpıyor gibi. Çarpma sesini bile duyuyorum. Altı yıl öncesinin korkusunu içimden atmaya çalışıyorum. Kendi kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum.

“Belirsizlik daha kötü, kalk yap şunu da kurtul artık.”

“Kurtul mu, ya kurtulmazsam? Ya kötüsü olursa?” 

İç çekerek tekrar ediyorum “Ya kötüsü olursa?”

“Yirmi yaşındaki ne yapacağını bilmeyen o kız değilsin sen artık, büyüdün. Kötüsü olursa da o zamanki gibi olmayacak. Bak onu hallettin, bunu da halledersin, kalk.”

“Büyüdüm madem neden o günkü gibi titriyorum?”

“Sus artık, kalk.”

Derin bir iç çekip yatakta doğruluyorum. Oda hâlâ çok karanlık. Yatağın boş kalan sol tarafındaki telefona uzanıp saate bakıyorum. 03: … Dakikayı görmüyorum bile. Gülesim geliyor, kendimi tutamıyorum. “Ne kadar hevesliymişsin yapmaya bak, sabahı bile bekleyememişsin” diyorum. Telefonu bırakıp tekrar önüme dönüyorum. Gözlerim karanlığa alışmış olacak ki aynadaki yansımamı fark ediyorum. Yüzümde az önce kendimle alay etmemden kalan o gülücük, acı bir tebessüme dönüşüyor birden. 

“Korkma. Olacaksa da olacak işte. Değiştiremezsin artık. Altı yıl önceki gibi değil şimdi. Hayatında o adam yok. Aylarca seni tehdit eden, korkutan, iten kakan, ilişkiye mecbur eden, o travmayı bile sana karşı kullanacak biri yok. Bitti o, geride kaldı. Tamam, şimdiki de hayatının aşkı değil belki. Ama güvenebileceğin, hatta belki zamanla sevebileceğin biri, iyi biri. İstemezsen ona söylemezsin bile. Korkma.”

Burnum akınca fark ediyorum ağladığımı. Hâlâ aynadaki kendimle bakışırken birden doğruluyorum. Kafamı hızlıca sallayıp gözlerimi siliyorum. Yorganı bacaklarımdan atıp aynanın altındaki çekmeceye uzanıyorum. Akşamdan kutusunu attığım alüminyum paketi ve geçen ay biten el kreminin plastik kabını alıp hızlıca banyoya gidiyorum. Pijama ve külotumu indirip klozete oturuyorum, Oturur oturmaz dizlerim titremeye başlıyor. Dirseklerimle dizlerime bastırıp sakinleşmeye çalışıyorum. Altı yıl önce o sedyede yatarken nasıl titrediğim geliyor aklıma.

“Kollar böyle dursun, bacakları şimdi koymaya gerek yok. Doktor birazdan gelir” demişti aynı soğuk ses. Ben orada yokmuşum gibi davranarak ayakucumun yanında duran yüksek tepsiye adını bile bilmediğim araç gereçleri yerleştiren diğer hemşireyle birlikte odanın bir ucuna geçip konuşmaya başlamışlardı sonra. 

Kollarım açık, ayaklarım sedyeden aşağı sarkar vaziyette şaşkın şaşkın etrafıma bakınırken dişlerim birbirine çarpmaya başlıyor, ne kadar titrediğimi o an fark ediyorum. Titredikçe daha çok korkuyor korktukça daha çok titriyorum. Özel bir muayenehanenin içindeki o ameliyathanede yapayalnızdım, terk edilmiş gibi. Tam tepemde gözlerimi alan beyaz ışıktan kurtulmak için kafamı sağa çeviriyorum. Hemşirenin koyduğu yerde öylece duran, tüm bedenimle birlikte zangır zangır titreyen kolumu fark ediyorum. O an annem beliriyor kafamda. Boşluğa uzanan elimi tutmuş “Tamam kızım korkma, birazdan geçecek. Bak ben buradayım” diyor. “Anne bir bilsen, bir söyleyebilsem sana aylardır olanları. Bir söyleyebilsem o zaman yaşamazdım bunların hiçbirini.” Annemi düşününce daha çok titriyorum, sedyenin tıkırdayan seslerini duyuyorum. Bu kadar titremem normal mi, hemşirelere söylemem gerekir mi, biri bir şey yapmalı mı, kaynanasının dün geceki yemeği beğenmediğini konuşurken titrememden tıkırdayan sedyeyi duyarlar mı? 

Kapı açılıyor. Üzerinde açık kahverengi bir ceket olan, gözlüklü, orta yaşlı bir adam sol tarafıma yaklaşıyor. 

“Benim adım ……… Bir şeye alerjin var mı?”

Bu adam kim bilmiyorum ama hemşire gibi benden nefret etmiyor.

“Bildiğim kadarıyla yok.”

“Şimdi koluna anestezi iğnesini yapacağım. Ondan geriye doğru sayalım bakalım sen kaça kadar uyanık kalacaksın. Bence yedide uyursun. Kolun yanar gibi hissedersen korkma.”

“Tamam.”

Anestezist olduğunu anladığım bu adam damar yolumu ararken kapı yine açılıyor. Hem beyaz önlüğünden hem de hemşirelerin hareketlenmelerinden anladığım kadarıyla beklediğimiz doktor bu. Doktor, bana hiçbir şey söylemeden hatta bana bakmadan bacak arama oturuyor ve anestezist damar yolumu bulmuş olacak ki o sırada kolum yanmaya başlıyor.

“On.”

Doktor eldiveninin birini takıyor.

“Dokuz.”

Doktor diğer eldivenini takıyor.

“Sekiz.”

Doktor sol bacağımı tutup kaldırarak sedyenin bacak koyma yerine yerleştiriyor.

….

Yine altı yıl önceden çıkıp bu sabaha geliyorum. Klozette otururken dirseklerimi dizlerime öyle bir bastırmışım ki bacaklarım karıncalanmaya başlıyor. Bir anda doğruluyorum, tamam artık, bitiriyorum bu işi. Lavabonun kenarına koyduğum krem kabıyla alüminyum pakete uzanıyorum. Önce alüminyum paketi açıp içinden testi ve damlalığı çıkarıyorum. Onları tekrar lavabonun kenarına koyup fazlalıkları çöpe atıyorum. Sol elimle krem kabını bacak arama alıp taşırmamaya çalışarak yavaşça çişimi yapıyorum. Kap biraz dolduğunda onu çekip kalan çişimi bitiriyorum. İçinde çişimin olduğu krem kabı elimde kalıyor öylece. Diğer elimle lavabonun üzerindeki testi alıp dizimin üzerine düz bir şekilde yerleştiriyorum. Sonrasında damlalığı alıp sol elimde tuttuğum krem kabının içinden birkaç damla çişi içine çekiyorum. Çişimle işim bitti artık, krem kabını yere bırakıyorum. 

Damlalığın ucunu testteki yuvarlak boşluğa denk getirerek yavaşça bırakıyorum içindeki damlaları. Dikdörtgen pencere pembeleşmeye başlıyor. İlk çizgi çıkmamalı, ilk çizgi çıkmamalı, ilk çizgi çıkmamalı. Pembelik yayılıyor, ortaya kadar geldi, çizgi yok. Sona yaklaşınca ikinci çizgi çıkıyor. İlk çizgi hâlâ yok. Beklemeye devam ediyorum. Başımı kaldırıp bir süre banyonun tavanına bakıyorum.

“Allah’ım n’olur beni yine bununla sınama.”

“Allah’ım n’olur beni yine bununla sınama.”

Başımı eğip teste bakıyorum.

Tek çizgi.

Kapak Görseli: Tamsin Swait

Birkaç Damla&rdquo için 1 yorum

  1. Gülseren Doğan

    Ben hiç bir genç kızın bunları yaşamasını istemiyorum..
    Ve kızıma yakın olamadığım için hala kahroluyorum hala

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Font Resize
Kontrast Modu
%d blogcu bunu beğendi: