Bohçamızda Neler Var? Sevgili Günlük

Annede Saklı Kalan Kızında Açığa Çıkan

80’li yılların başında doğmuş; Ankara’da o dönem İç Anadolu’nun renklerini taşıyan Hilal Mahallesi’nde büyümüş bir kız çocuğu olarak çocukluk anılarımın içinde “Masa başında oturup yazı yazan bir kadın” hatırlamıyorum. Yazmaya olan meylimin kaynağında okuduğum kitaplar ve bana sınırlar koyulduğunu, baskı yapıldığını hissettiğim her mecradan hayal gücümle kaçıp, kendime yeni bir dünya kurma isteğimin olduğunu düşünmüşümdür. Bir kadının yazıyla olan ilişkisi öyle hohlayıp tozunu alarak rafa kaldırdığı munis bir mevzu değil. Kadın olarak yazmanın kesişimsel ve gerilimli olduğu kadar politik ve göçebe olduğunu da düşünüyorum. Dönüp dolaşıp yine geleceğimiz bir anne evi gibi belki… Bedenimiz eril bir dünyayı deneyimlerken ve eril bir dile rağmen yazdık, yazıyoruz.

Annem okumayı ve yazmayı çok seven bir kadın. Bu açıdan en belirgin çocukluk anıları; eve gelen gazeteden yapılmış kese kâğıtlarını dahi iştahla okuması, çok yazı yazmaktan küçülen kurşun kaleminin yarattığı hüzün, ailesinde “asli ve sürekli görevi” olarak görülen ev ve bakım işlerinden ders çalışmaya pek vaktinin kalmaması nedeniyle yaşadığı kaygı… Bunlara rağmen öğrenmeye hevesli, okulunda parlak bir öğrenci “Safiye”.

Benim çocukluğumda da gündelik hayat gailesiyle o kadar meşgul edildi ki annem. Yazı yazmak ancak bir mektup yazmak icap ettiğinde ya da bir yemek tarifini paylaşmak gerektiğinde mümkün oluyordu onun için. Evin tüm odalarını derleyip toplayan, temizleyip paklayan, geniş sofralar kurup eş, dost, akrabayı ağırlayan annemin ne kendine ait bir odası ne de kendine ait bir masası vardı. Birkaç cümle yazması gerektiğinde salondaki geniş masaya değil; ev tipi, “Kara kafa” denilen, pedallı Singer dikiş makinesinin başına oturur; ucundaki boşluğa eğilip bir ilkokul çocuğu gibi ilk defa yazı yazıyormuşçasına heyecanla yazardı. Yazarken özenliydi. Her harfi iri, belirgin ve muntazam yazıyordu. Yazdıklarının sonuna imza atma isteği duyardı hep. Sonra da imzasını bir türlü istikrarlı bir şekilde atamadığından, her seferinde başka bir biçimde attığından yakınırdı. O kadar uğraştıktan sonra yazdıklarını okuyunca annemin yüzünü bir memnuniyetsizlik kaplar; ortaya çıkardığı ürünü beğenmezdi. Bazen gücünü toplayıp tekrar yazmaya koyulur bazen de zaten asla yeterince iyi yazamayacağını düşünerek vazgeçerdi. Annemin omzuna dokunup “Vazgeçme, yazmaya devam et, yazdıkça iyi olacaksın” diyen bir el olmadı hiç. Yazma çabasıyla heyecanla başlayan böyle zamanlar, elinden alınmış eğitim hakkını hatırlatan eski bir acıyı günceller, bununla birlikte heyecanı da gölgelenirdi. Çok derinden geldiğini sezdiğim bir “Ah” derdi annem. Bu “Ah” yağmur bulutu olur, odanın sessizliğine yayılır, kardeşim ve ben Nimbus mu Kümülüs mü anlayamazdık. Ama zamanda bir kırılma yarattığını fark ederdik. Annem, öğretmeninin “Safiye çok zeki bir kız. Eğitimine devam ettirin. Yazık etmeyin” dediğini anlatır, bu fırsat verilseydi kim bilir şimdi nerelerde ne güzel işlerle uğraşıyor olacağına dair hayallere dalardı. Hayallerle gerçekler arasındaki mesafe açılınca evden çok uzaklaştığını fark edip yeniden kendi gerçekliğine dönerdi.

Annem yıllar içinde aldığı eğitimler, gittiği kurslar, edindiği sertifikalar, ehliyet sınavının yazılı kısmını birincilikle tamamlamak gibi insanlık için küçük, kendisi için büyük ve önemli başarılar kazandı. Ama her yazma deneyimi o eski acıyı yokladı. O acının hep orada durduğunu fark etti. Belki de bu yüzden kişisel tarihimin en eski hissi bir haksızlık hissidir; sezgisel olarak bir adaletsizliğin içine doğduğum bilgisidir. Ben büyüdükçe, aile ilişkilerinin sınırlarını keşfettikçe, kadınlar açısından fark ettiğim en temel ortak nokta anneme ve ondan önceki kuşaktan kadınlara ilköğretimden sonra eğitim hakkının tanınmamış olması. Üstelik bu konudaki isteksizlik maddi olanakların yetersizliğinden değil, tamamıyla ataerkil bir aile yapısı ve toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili…

Akrabalarımın arasında, annemin kuşağından bu eşitsizliğe rağmen biraz da büyük şehirde yaşamanın olanaklarına tutunarak eğitimini sürdürebilmiş ve çalışma hayatına katılabilmiş çok az kadın var. Oysa o dönem ailenin genç erkekleri okuyabilsinler, meslek sahibi olabilsinler diye farklı kentlere bile göç edilmiş. Pek çoğu iyi bir eğitim alması için teşvik edilmiş, maddi olarak desteklenmiş. Bu eşitsizliğin sadece benim ailemdeki kadınlarla sınırlı olmadığını ve her alanda yeniden üretildiğini fark ettiğimde; o haksızlık hissi, sezgisel olarak adaletsizliğin içine doğmuş olma bilgisi, bir adalet talebinin de zeminini oluşturdu. İşte bu zemin yazıyla ilişkimi de hep canlı tuttu ve güçlendirdi.

70’lerde Almanya’ya göçmen işçi olarak giden ailelerde bir adet varmış. Almanya’dan memlekete ziyarete gelindiğinde akrabaların sesleri, bir kasetçalar aracılığıyla kaydedilir, sonra da gurbette sıla hasreti çekildiğinde bu kasetler dinlenirmiş. Benim akrabalarımın arasında da pek çok “Gastarbeiter/Misafir işçi” olduğundan, lise yıllarında evdeki arkeolojik kazılarımdan birinde bu kasetlere denk gelmiş ve çok şaşırmıştım. Tanıdığım pek çok insanın sesi beni “Almanya Acı Vatan” günlerinde bir yolculuğa çıkarmıştı. Sonra o kasetlerin birinde annemin çocukluk sesini duydum. Annem bir mektup yazdığı sırada çevresindekiler “Safiye şunu da yaz, bunu da yaz, şunu şöyle bunu böyle yaz” minvalinde talimatlar veriyorlar. Annemin çocuk sesi “Kimse benim yazdıklarıma karışamaz” diyordu. O sesi o kadar güçlü, o kadar içimde duydum ki… İşte o ses bana annemden kalan en kıymetli miras… Annede saklı kalan kızında açığa çıkarmış derler. O yüzden “Kimse benim yazdıklarıma da karışamaz”

Kapak Görseli: Semra Canbulat

Annede Saklı Kalan Kızında Açığa Çıkan&rdquo için 1 yorum

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Font Resize
Kontrast Modu
%d blogcu bunu beğendi: